22 Ekim 2011 Cumartesi

Siyaset ve ahlak

Politikacılar ahlak konusunda değerlendirilirken, çoğu zaman evlilik dışı ilişkileri ya da kişisel menfaat sağlamak amacıyla karıştıkları yolsuzluklar akla gelir. Bu konularda bir suçları yoksa, genellikle, ahlaklı kimseler olarak bilinirler. Halbuki etkin siyaset alanında bulunan bir kimsenin ahlaksal alanı, yukarıda belirtilen konulara ek olarak ve hatta ondan daha önemlisi, onun verdiği veya vermeye destek olduğu kararlardır. Bu kararlar milyonlarca insanın haklarıyla ilgiliyse, onları mutlu ya da mutsuz edecek mahiyetteyse, bu kararların sonuçları itibarıyla siyasetçi, ahlaken sorumludur. Karşımızdaki bir insana, saygıda kusur edip haksızlık yaptığımızda, nasıl ahlak yasasına ters düşüyorsak, bir kararımızla büyük bir kitleye saygısızlık edip haklarını gasp ediyorsak, milyon kere ahlaka aykırı hareket etmiş oluruz. Hele söz konusu siyasetçi, iktidar mevkiindeyse, halkına karşı görevlerini yapmayıp haklarını gasp ederek, onları mutsuz ediyorsa, ıstıraplara sürüklüyorsa, o kişi büyük bir günahkâr ve ahlaksızdır. Ahirette hesaba çekileceğine inancı varsa, şunu bilsin ki, milyonların eli onun yakasındadır. Bu kişinin günahı o kadar büyüktür ki, zina işleyen, katleden kişinin günahı, onunkinin yanında bir hiçtir. Bu sebeple diktatörler en büyük ahlaksızlardır. Kararlarıyla büyük kitlelere zulmettikleri için. İktidarlarını suistimal edip milyonların ıstırabına yol açtıkları için.

Asıl olan kamusal alan
 Ne yazık ki, kültürümüzde iktidardaki zatların kişisel eylem ve tavırları dışında kalan, kamu alanındaki tasarrufları, ahlak kıstasının dışında bırakılıyor. Bir siyaset adamı ve yönetici için asıl ahlak alanı, kamusal alandır. Etik ve politika konularında araştırma yapan, kitap ve makale yazan çağdaş filozofların en büyük hedefi, bireysel etik sorumluluğu politik alana sokmak ve bu alanda ahlaksal duyarlılığı artırmaktır.
İslam ülkelerini yöneten politikacıları, kamu alanındaki günahlarından bigâne kılan bir husus daha var: Eğer yönetici dindar bir şahıs ise, “iman ve ibadet ederek, ahlaksal sorumluluğumu yerine getirdim” düşüncesine kapılabilir. Ancak imanın ne tür bir ahlaksal eyleme öncelik ettiği bilinemez. Çünkü iman, ahlaksal eylemin gerisindeki prensibi destekleyebildiği gibi desteklemeyebilir de. Hatta bazı inançlar, gayriahlaki eylemi kolaylaştırabilir. İbadetin ise, Tanrı ile kul arasında geçen özel bir eylem olması ve diğer insanların hukukunu ilgilendirmediğinden, ahlaksal eylem alanına girmemesi gerekir. Bu sebeple, verdiği kararlarla halkını mağdur kılan, elindeki gücü zulme çeviren ceberut devlet adamlarının, dinsel inanç ve ibadetlerle günahlarından sıyrılabilmeleri ve erdemliler hanesine yazılmaları mümkün değildir. (Saddam Hüseyin kendi kanıyla, bir hattata bütün bir Kuran’ı yazdırmıştı).

Şark kurnazlığı
Yine Müslüman politikacıların çoğu zaman muteber siyaset diye benimsedikleri ve mubah gördükleri Makyevelist politikalar, kültürümüzde “şark kurnazlığı” diye tabir edilir. Etik-politika ilişkisi konusunda teori üreten Aydınlanma filozoflarının hemen hepsi, iktidara geçmek veya iktidarda kalmak için her türlü aracı mubah kılan bu siyaset anlayışını, ahlaka aykırı bulmuşlardır. Bu meşum siyaset türünün Doğu versiyonu, “şark kurnazlığı” olarak bilinir ve ahlaksızlığın ta kendisidir. Çünkü siyaset, samimiyetin yönetim çarkındaki tezahürü olmalıdır; hilekârlığın farklı görünümleri değil.
Nefislerini Tanrıya adamış olan nezih ruhlar, büyük imtihanlara maruz kalmaktan sakınırlar. Başarısız kalmaktan korkarlar. Hak yemekten ürkerler. Yaşamları boyunca (ebedi) kurtuluş için yalvarıp yakaran bu kimseler, insanları yönetmek gibi vebali gayet ağır bir imtihanı, tecrübe etmek istemezler. Buna talip olan kimselerin ise, pervasız bir gözükaralıkla, bu riskli görevi üstlenmeleri, hayreti mucip bir hadisedir. Çünkü milyonların hukuku söz konusudur. Bu kimselerin her şeyden önce, ruhlarının temizliğinden, iradelerinin doğruluğundan emin olmaları gerekir. Heva heves, kapris, intikam duygusu, aşırı öfke gibi ruhsal hallere maruz kimselerin, özellikle, bu görevi kabul etmemeleri gerekir. Hele kötü niyetle hareket etmeyi bir hak sayması, onun bu işe ehil olmadığını gösterir. Çünkü gerek bireysel eylemlerde gerekse kamuyu ilgilendiren eylemlerde, iyi niyet, ahlaklı eylemin birinci şartıdır. Devlet adamı, düşmanına karşı bile iyi niyetle davranmak zorundadır. Mevcut gelişmelere baktığımızda, İslam ülkelerini yönetenlerin evrensel kültürden ve iç muhasebeden ne kadar uzak olduklarını görüyoruz. Sığ bir bilgi birikimi ve hikmete ulaşamayan dar bir tedebbürle yönetilen bir ülkede, sorunlar çözüme kavuşmaz, aksine daha da büyür. İslam ülkelerinde mevcut olan sorunların çoğu halktan değil, yönetimlerinden kaynaklanıyor. Halklarını mutlu etmekle yükümlü yönetimler, bunun tam tersini yaparak onlara zulmettiler. Çeşitli sahte değerler yaratarak onları birbirine düşman kılmışlar, adaleti gözetmeyerek her türlü fitnenin kaynağı haline gelmişlerdir.

Kuvvet
İyi niyet ve büyük planlarla göreve başlayan kimi devlet adamlarının, iktidar koltuğuna oturunca nasıl bozulduklarına şahit oluyoruz. Etraflarını saran dalkavukların, yersiz övgüleri sebebiyle hatalarını görmez olurlar. Hep alkışlandıkları için, akıllarına ne eserse onun doğru olduğuna kanaat getirirler. Bireysel akıllarıyla insanlığa yön vermeye çalışırlar. Tek akılla yöneten nice hükümdarın akıbetini sanki bilmezler. Kibre kapılıp kendilerinde insanüstü bir yeteneğin varlığına inanırlar. İşte bu varoluş biçimi, onlara, her türlü kötülüğü hoş gösterir. Vicdanı tahrif olmuştur. Onu dizginleyebilecek adalet, insaf, merhamet, doğruluk, hak ve hakkaniyet gibi değerler, artık onun için bir anlam taşımaz. Tek güvendikleri şey kuvvettir. Sonunda bir gün, inandıkları bu yegâne şey, aleyhlerine dönüverir. Yıkılırlar, tüm inandıklarıyla birlikte. İnsanüstü olmadıklarını, aksine küçücük insancıklar olduklarını anlarlar. İlahi adaletin bu tecellisine, diğer insanlar da şahit olur.

16 Eylül 2011 Cuma

SİYASET VE DOSTLUK

                                    Siyaset, ilgi alanı insan olan ve nefis taşıyan beşer kulların yaptığı zor bir zanaat olması dolayısıyla en büyük tahribatı da yine insana, insan ilişkilerine verebiliyor. Ve ne yazık ki dostlukları da bozabiliyor.

Üstelik bunu aynı veya rakip parti ayrımını da yapmaksızın; yılların birikimi, mirası olan dostlukları, ilişkileri ve hukukları sonlandırarak ya da ciddi şekilde tahrip ederek yapıyor ne yazık ki.
Siyasette yaşanan kırılmalar eski dostları, zorunlu olarak bir araya gelinen cenazelerde, düğünlerde, toplantılarda veya yemeklerde yaşanan karşılaşmalarda, bırakalım el sıkmayı, göz göze gelmekten dahi uzak bırakmakta.

Siyaset elbette ki bu değildir, bu olmamalıdır. Bu olsa olsa ancak ve ancak politika dediğimiz siyasetin demokrasiyi özümseyememiş ve içine sindirememiş hali ile olsa gerektir.
Partilerin demokrasi anlayışındaki zaafları ve geri kalmışlıkları, görevden almalar ve seçimsiz atamalar, ön seçim müesseselerinin oturmamış olması siyaseti ne yazık ki tabansız bırakmakta ve siyaseti günümüzdeki versiyonu olan politikaya dönüştürmektedir.
Eğer, Müslüman-iman etmiş bir toplum olmamıza rağmen, herhangi bir ortamda, bir yemekte, karşılaşan insanlar siyaset nedeni ile küsmüş ise, diğerinin elini sıkmıyor ve pozitif enerji vermiyor ise vay halimize.

Bu durumun sivil toplum örgütleri içinde aynen geçerli olduğunu görmek te durumu daha da vahim hale getirmekte. Yani siyasetçileri politika yapmakla suçlayan sivil toplum örgütlerindeki arkadaşlar aynayı kendilerini tuttuklarında aynı durumu rahatlıkla görebileceklerdir.
Çözüme giden yolda bu olumsuzluğu sadece siyasete mal etme yerine gerçekte toplumsal bir hasletimiz ve hastalığımız olarak görmeyi başarmak önemli bir adım olacaktır.
Tüm dostlardan ve arkadaşlarımdan ricam şu; siyaseti ve siyasette yaşananları lütfen insani ilişkilerin önünde tutmayınız. Parti veya parti konuları yüzünden hiç kimseyi ama hiç kimseyi kırmak, dökmek, yok etmek gibi yanlış yollara asla ve asla tevessül etmeyelim.
Makamların ve mevkilerin insanlara yaşattıkları zorlukları ya da yaptırdıkları hataları, oluşturdukları kırgınlıkları kenara bırakalım. Unutalım, unutmaya çalışalım. Ama bizim yaptıklarımızdan veya bize yapılanlardan gerekli dersleri çıkararak.

Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözüne uygun siyasette yaşadığımız insan ilişkileri bağlı kazalardan ders alalım ama insanları, eski dostlarımızı hayatımızdan çıkarmasına izin vermeyelim.
Siyasetin cazibesine kapılıp dostluğu ve arkadaşlığı ona endeksleyenler bilsin ki; yarınlarda yakınında samimi olan, dostum diyebileceği, sığınacağı kimse kalmayacaktır.
Siyaset, bizlere cep telefonumuzdaki dostlarımızın numaralarını sildirmeye başlamışsa eyvah; bilelim ki bunun sonu gelmeyecektir.

Her şeye rağmen siyaset hizmet etme de en meşru bir araç olup, tüm yanlışlarına, iticiliğine rağmen birileri tarafından mutlaka yapılması gereken önemli-vazgeçilmez bir kurumdur. Siyaseti ve siyasetçiyi kötülemeyi bir tarafa bırakıp düzgün, dürüst, çalışkan siyaseti yapmaya çalışan insanları sistemin dışında bırakmaya çalışan bu döngüyü kırmaya çalışalım.
Unutmayalım dostlar, önemli olan dostlukları musalla taşının önünde yaşamak değil; nefsimizi dizginleyerek, affetmeyi başararak sağlıkta yani bugünde yaşamaktır.
Siyasetin ve sivil toplum örgütlerinin ilişkilerimizi bozmayacağı olgunlukta ve kalitede olacağı günlere  temennisiyle…
Saygılarımla…

23 Ağustos 2011 Salı

YENİ DÖNEMDE LİBYA

                                     Libya’da yeni bir dönemin başladığına tanıklık ettiğimiz şu günlerde Kaddafi’nin devrilmesini Libya’daki çatışmaların son bulduğu olarak algılamamamız gerekir. Libya’nın toplumsal yapısının aşiretlerden oluştuğunu ve düne kadar muhalif olan aşiretlerin bugün iktidar olduğunu ancak aynı şekilde düne kadar iktidar olan aşiretlerin de bugün itibariyle sessiz bir muhalefet grubunu oluşturduğunu dikkate almamız gerekir. Dolayısıyla Libya misyonuna katılan ülkelerin Libya misyonunu başarı ile tamamlamaları için yapması gereken en önemli girişimlerin başında Kadddafi sonrası dönemde aşiretler arasında yeni bir toplumsal uzlaşı kurarak iktidarı bu güçler arasında bölüştürmek gelmektedir. Aksi durumda Libya NATO’nun çekilmesinin hemen ardından ciddi bir iç savaşa sürüklenebilir.

                                                Muhaliflerin Sirte ve Magariha bölgesine henüz girmemeleri de bu kabilelerle savaşmayacakları anlamına gelmemektedir. Ancak bu kabileler büyük bir olasılıkla askeri yenilgiyi şu an için kabul edeceklerdir. Ancak bu hiçbir zaman isyan etmeyecekleri anlamına gelmez. Sonuç olarak, Kaddafi’nin devrildiği son askeri başarının siyasi bir zaferle taçlandırılabilmesi için tüm aşiretlerin içinde yer bulduğu yeni bir siyasi yapıya ihtiyaç vardır.

17 Temmuz 2011 Pazar

TOPLUMSAL BILESENLERIMIZ COZULUYOR MU....

Kimliklerin ve kimlik hareketlerinin algı biçimine bırakıldığı ölçüde insani-toplumsal içeriğini yitiren, birer egemenlik ve statü çatışması aracı, gereci haline getirilerek diyalog konusu olmaktan uzaklaştırılan sorunlarını gerçek bir toplumsal kaygıyla ve sorumlulukla yeni baştan ve yeni bir dille tarif etmek ve Türkiye toplumunu bu zeminde düşünmeye, konuşmaya ve tartışmaya çağırmak acil bir ihtiyaçtır bugün. Aksi halde fiilen çözülmüş, kimlik hareketlerinin güdümünde bileşenleri birbirinden manevi olarak neredeyse kopmuş bu toplum, bu durum ve gidişatın sorumlusu olan kimlik hareketleri -ve onların biri ya da öbürü yanında taraf olmaktan başka bir işlevi yürütemez hale gelmiş- bir devlet aygıtı ile sürüklenerek vahim bir kapışmanın girdabına kapılabilecektir.

Kimlikçi hareketler, doğaları gereği, yani doğal güdü, eğilim ve “yasa”lardan beslenerek güçlendikleri için, bu dehşet verici ihtimali görebilseler dahi, “öteki”lerine baş eğdirmeye koşullu olduklarından önleyemezler. Ve hatta bazıları bunu bir “nihai çözüm” olarak görüp körükleyebilir de. Nitekim daha “güçlü” olanın güçsüz olan “öteki”siyle, görece güçsüz olanın bir zayıf noktasını tespit ettiği “öteki”si güçlüyle ültimatom üslubuyla konuşur hale geldiği şu aşamada, o ültimatomlara uyulmadığı takdirde ne olacağı açıkça söylenmiyor ama böylece de o dehşet verici ihtimalin göze alındığı yeterince ima edilmiş oluyor.

Bu durum ve gidişat karşısında bütün bu “taraf”lara bu -kimlikçi- taraf olma tutumunun tüm çeşitlerine karşı, doğal aidiyetlerimizden çok daha üstün tutulacak değerler ve ilkeler adına taraf olacak bir oluşumun, hem bir dalgakıran hem de yapıcı bir alternatif olma, oluşturma amacıyla inşası için acilen harekete geçmek zorundayız. 

  Türkiye toplumunun bütün bileşenlerinin aralarındaki tüm farklılıklara, çatışmaya da dönüşen, dönüşebilecek tüm sorun, gerilim unsurlarına rağmen yine de birarada tutan, ne olursa olsun şu veya bu biçimde birlikte yaşanacağı duygusunu kabulünü veren tüm faktörlerin, özetle Türkiye toplumunun “harcı”nın ufalanması, tutarlılığını yitirmesi ve bu harç sayesinde bütün darlık ve aksaklıklarına rağmen işleyen iletişim, diyalog karşılıklı anlama, empati kanallarının giderek kapanması veya kopması ile ortaya çıkan bir tutuma işaret ediyordu.

Sonucu ise, toplumun sözkonusu bileşenleri arasında salt iktisadi çıkar ve zorunlulukların gerektirdiği bağlar dışında sözü edilir hiçbir ortak bağın kalmamasıdır, çözülüştür, toplum olmanın yıkımıdır.

7 Temmuz 2011 Perşembe

KORKULAR DEĞİL UMUTLAR ÜZERİNE...

                               Ölmek için geldik zaten dünyaya, değil mi? Ölüyorum  demek bir iltifattır kültürümüzde… Sevdiğimize,hastayım, ölüyorum aşkından demez miyiz?  Şair de demiş işte, aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk diye… Bir de yanıp kül olarak küllerinden doğmanın zevki yok mu, işte en güzeli de odur…
Peki, yaşamanın tadı nerede kaldı? Yaşamak, kartal gibi göklerde dolaşmak, nerede kaldı? Yaşarken hep ölüp ölüp dirilecek miyiz? Ne kadar sürecek bu döngü? Yoksa hala genlerimizde Budist ögeler mi var? Zevk mi alıyoruz acı çekmekten, acılar  mı bizi büyütüyor hala? Hiç sanmıyorum… Açıkçası hiç de böyle olduğunu düşünmüyorum. 2011 yılı Türkiyesi’nde Türkiye’nin hangi bölgesinde olursanız olun, kimsenin acılara bağışıklı ve hevesli olduğunu sanmıyorum. Bambaşka bir dünyadayız artık.korkular üzerinden değil,umutlar üzerinden yaşama mücadelesini topluma sunmak gerekmez mi?

4 Temmuz 2011 Pazartesi

FUTBOL KÜLTÜRÜ.....

                                                    Popüler kültür kavramının sosyal bilim literatüründeki yerici çağrışımları göz önünde bulundurulduğunda futbolun, futbol taraftarlığının veya futbol kültürünün genel olarak popüler kültür olarak nitelenmesi, günümüzde futbolun her düzeyde kazanmış olduğu iktidarın karşısında o kadar kolay değildir. Zorluğu sadece bu kadar çok insanın müşteriliğini celbedebilen bir kültürel ilgiye bu nitelemenin yapılmasının artık bir ampirik geçerliliğinin kalmamış olmasından ziyade, bu ilginin bu kadar yaygınlaşmasından doğan yüklenmiş olduğu kendiliğinden-güç iktidarla ilgili olduğu açıktır. Bizzat kitle kültürü eleştirileri yapabilecek konumda olanları bile bir şekilde dünyasına çekebilmiş olan bu kültüre karşı herhangi bir eleştirel değerlendirmede bulunmak bile iyice zorlaşmaktadır. Yetmişli yıllara kadar futbol eleştirmenlerinin söylemi ve anlam dünyası ile seksenli yıllardan itibaren gelişmeye başlayan eleştirmenlik müessesesinin ustaları arasındaki bir karşılaştırma ne demek istediğimizi çok iyi açıklar. Yetmişli yılların sonlarına kadar futbol gerçekten de büyük ölçüde halkın açıkça ve yoğun olarak ilgilendiği bir uğraştır. Futbol etrafında şekillenen kültüre kitle kültürü, kültür endüstrisi veya popüler kültür kavramları eşliğinde analizler getirmenin hiç bir sıkıntısı yoktur. Daha ideolojik düzeyde, dolayısıyla yetmişli yılların ateşli siyasî ortamında akla ve dile daha kolay gelen entelektüel değerlendirmelerin hepsi Portekiz diktatörü Salzar’ın meşhur 3F formülüne atıfta bulunarak futbol sektörünün yaygınlaşmasının arkasındaki manipülasyonları işaret etmekten çekinmezlerdi. Biraz siyasî atmosferin belirlediği genel kültür açısından bu tür eleştiriler futbol sektörüne bulaşan insanları garip bir suçluluk duygusuna itmiyor değildi, ama zaten bu alanla daha yoğun olarak ilgilenenlerin bu eleştirilere cevap verecekleri ortak bir dilleri yoktu. Oysa günümüzde bu tarz eleştirilerle futbola veya futbol taraftarlığı etrafında gelişen kültüre bir eleştiri getirmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Garip bir biçimde bu eleştirileri yapacak entelektüel insanlar bile artık bu kültürün son derece aktif tüketicisi hâline gelmişlerdir (Kitlesel tüketimin aktif olanı olur mu, olur). Uzun yıllar bir ayak oyunu olarak algılanan futbol, ilk zamanlar popüler kültür kavramının gerektirdiği bütün eleştirilerden yeterince nasiplenmiştir. Oysa şimdi popüler kültür kavramını kullanarak futbola bir yaklaşımda bulunmak handiyse elit bir kültürün azarlayıcı bakışlarına toslamak durumundadır.
                                                                  
                                                                   Elitlerin himayesi altına alınmış bir kültürdür artık futbol. O zevkin tadına varmış olan elitler, tabii ki futbol üzerinden yapılabilecek kadar kendi sınıfsal ayrıcalıklarını hissedebilecekleri sembolik alanları üretmekte zorlanmıyorlar. Örneğin, tutulan takımlara atfedilen anlamlar, her ne kadar bu takımların daha nesnel olan anlamı zamanla kendini bir çeşit “gerçeğin dönüşü” olarak dayatsa da, kitlelerin katıldığı bu hazdan nasiplenmenin, bu nasiplenmeyi meşrulaştırmanın, haklılaştırmanın ilginç yollarını oluşturmaktadır. Bir çok insanın Beşiktaşlılığı, Fenerbahçeliliği o dayanılmaz popüler hafifliğine karşı bir ayrıcalık hissi verirken, biraz daha ileri aşamada, yerel bir takımın örneğin Gençler birliği taraftarı olmak üzerinden üretilen söylemler ve mazeretler elit duyguların daha derinlerindeki hangi bilinç hâllerini açığa vurur? Üzerinde durmaya değer değil mi?

7 Nisan 2011 Perşembe

İZMİR SANA BORCUMUZ VARRRRRR

DÜN: izmir Ege’nin incisi…Demokrasinin beşiği…Kooperatifçiliğin banisi…Tarım’ın, turizmin alfabesi…Sanayi’nin gücünü elinde tutan şehir…Tarihin mihenk taşı…Hoşgörünün vatanı…Kültür düzeyi yüksek bir il…Emekliler kenti…Üzümün, incirin, pamuğun, vatanı ihracatın batıya açılan kapısı... Pırıl pırıl denizinde yüzen insanlar… vb daha nice vasıflara sahip bir şehir idi.
BUGÜN:  İnciyi fersah fersah geçen zümrütler var! Statiklik çemberinde demokrasiyi veraset yolu ile devam ettiren insan yığınları… Kapısına kilit vurulan “kooperatif birlikleri”…Gelişen teknolojiye rağmen yanlış tarım politikaları ile bitirilen topraklar…Antalya, Fethiye, Marmaris ve Karşımızdaki Rodos ile boy ölçüşemeyen turizm kenti İzmir…Tarihi anıtlarının üstüne çöken mütegallibeler yüzünden yok olan çeşmeler, konaklar, taş binalar, dünü bugüne taşırken yorulan eserlerin yok oluşu ile turizm kenti olmakla övünen İzmirli… üzümü, inciri ve pamuğu unutmaya yüz tutmuş zürra! Kirlilikten zaman zaman kokan denizimiz…Yağmur yağdığında çileye dönen sokaklarımız.
İlimizi şimdi ise “büyük bir köy” diye vasıflandırıyoruz…
Aynı zamanda üzülüyoruz da!
Peki, İzmir bu hale nasıl geldi, nasıl getirildi, niçin büyük bir köy oldu?
İrdeleyemiyoruz…
Şapkamızı önümüze koyup “nerelerde hata yaptık?”  diye ne düşünüyoruz, ne de üzerinde durup, gidişata “DUR!”…diyebiliyoruz…
Sık sık Ankara’ya milletvekili seçip gönderiyoruz: kah iktidardaki partinin taraftarı, kah muhalefetin savunucusu oluyoruz…
İzmir’imizden çıkan bakanlar var: “onlar eserleri (!) ile övünürken, biz da onlarla övünüyoruz”…
Ama koca bir köy olmaktan kurtulamıyoruz…
Şehrimiz köyleşirken bizler ise; bahanelerle üretemeyen köylü haline geliyoruz…
İzmir atalarımızdan miras kaldı; yedik bitiriyoruz…
Çocuklarımızda emanet aldık; emanete hıyanet ediyoruz…
Atalarımız üzüntüyle seyredip bize lanet okurken, yarın bıraktığımız miras yüzünden çocuklarımız bizi affedecek mi? Acaba?
Sanmıyorum!
Onlara söyleyecek sözümüz, bakacak yüzümüz yok!