16 Ocak 2012 Pazartesi

ANLAM KARMAŞALARI İÇİNDE VAR OLMAYA ÇALIŞMAK

Uzunca bir dönemdir hatta yüzlerce yıldır Türk toplumsal yaşamından, siyasi, politik ve kültürel alanlardan sağduyu, olan biteni tanımlamada objektif yaklaşım, rasyonel değerlendirme uzaklaşmış durumda. Yaşanılan şeyleri salim bir kafa ile yorumlayabilme ise hiç yok. Her şeye belli kavram ve güdülenmişliğin penceresinden bakıyoruz. Yaşam alanımıza giren her şey şabloncu bir mantalite ile değerlendirilmekte. Kendi üzerimizde düşünebilme yeteneğimiz de oldukça kısır. Kendimizi tanıyabilme imkanına ve bu imkandan hareketle çevremizi anlamlandırabilme vasfına hele hiç sahip olamamışız. Sanki zihin dünyamız tarihin belli bir kesiminde ve belli kişilikler üzerinde donup kalmış. Dünya sanki zihnimizin donup kaldığı o zamanlardan ibaretmiş gibi. Karşımıza çıkan bugüne ait problemleri çözmede başarılı olamıyoruz ve tarihin belli dönemlerini ve oradaki kişileri aynı şart ve zeminde bu zamana getirme mücadelesi içine giriyoruz. Sonuçta ne o zamanları anlayabiliyoruz ne de kendi problemlerimize bir çözüm bulabiliyoruz.

İçi boşaltılmış, zamanını ve zemini yitirmiş kavramların çizdiği bir anlam dünyasında yaşıyoruz. Neyi savunuyorsak yada neyin yanında yer aldığımızı iddia ediyorsak aslında savunu ve iddialarımızın en uzağındayız. Hayatımız sürekli reddedişlerle devam ediyor. Kabul ettiklerimizin anlamlarını ise hiç bilemiyoruz nedense. Modernlerimiz hiç modern olmayan bir zihne sahipler. Çağdaşlarımız bir konuştuklarında ortaçağ karanlıkları dile geliyor diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Dindarlar konuştuğunda sanki ahiret diye bir yerin olmadığı vehmine kapılabiliyoruz. Çünkü o kadar çok dünyayı seviyorlar ki. Liberallerimiz lafı ele aldıklarında özgürlükten korkuyoruz. Çünkü özgürlük adında bir kölelik düzeni savunuyorlar gibi geliyor. Milliyetçilik denince bir ırkın dışındaki başka bir ırka hiç yaşam hakkı tanımıyoruz. Sanki ırkları ve insanları çeşit çeşit Allah yaratmamış…

Türkiye’de garip bir inanç sistemi yaratılmış. Sistem varlığının devamı için belli sinir uçları oluşturmuş ve toplumu bu sinir uçlarıyla kontrol ediyor. Gerektiği zaman bu sinir uçlarıyla harekete geçiriyor. Yani akledebilme yetisi elinden alınan toplum, karar vericilerin, güç sahiplerinin, iktidar odaklarının hipnozlarıyla hareket eden bir mekanizmaya dönüşüyor. İstenildiğinde en ilerici gruplar en gerici yobazlar haline geliyor. Gerici yobazlar ise ilericilik maskesini takabiliyor. Ülkemiz her türlü ideolojik yobazlarla, pratik yobazlarla, laik yobazlarla, dinci yobazlarla ve liberal demokrat yobazlarla çevrelenmiş durumda.

Stabil bir devlet ve toplum yapımız yok maalesef. Böyle bir stabilitenin yokluğundan kaynaklı bir boşluk hali. Geçmişten geleceğe kesintisiz devam eden yada bir düzene kavuşmuş, bütüncül bir anlam dünyasına sahip değiliz. Bilginin, tarihin sürekli bir dezenformasyona uğratılarak zihinlerin kirlendiği bir aktüel dünyamız var. Tarihsel hadiseler asli bağlamından kopartılarak sunulmakta. Tarihsel olaylar ve kişiler onları kullananlar tarafından sorgulanamaz, dokunulamaz varlıklara dönüştürülmektedir. Bir nevi fetişleştirme hadisesi. Kutsanmışlık havası…

Biz de insan zihninden ve elinden çıkma kavramlara, düzenlemelere tanrısal bir izafiyet addedilir. Özellikle de bu günden öncekilere. Dün hep güzeldir. Dünde yaşayanlar hep iyidir. Bu gün kötüdür. Bu gün yaşayanlar da kötüdür. Bütün anlayışımız bu temelden yükselir adeta. Var olan yapıları sorgulamak, değiştirmek kolay değildir onun için. Yeniden yapmak için yıkım yapamayız. Bu dediğimiz şey ülkemizdeki laik-seküler olarak tanımlanan için de dindarlar için de böyledir. Mitlerin etrafında örülmüş tarihi anlatılar, tanrılaştırılan kişilikler…

Ve bütün bunlara bir de korku eklenir. Allah’tan korkmak, devletten korkmak, bürokrasiden korkmak… Her şeyin temelinde korku vardır. Kaybetme korkusu. Bize sevmeden, tanımadan, bilmeden ziyade korku öğretilir. Bilinçaltımızda hep o vardır. Devlet vatandaşından korkar. Vatandaş devletinden çekinir. Her ne kadar da seçimle iş başına gelen iktidarlar olsa da demokrasi için büyük mücadele verdiğini iddia eden parlamentolar olsa da insanımız yine türlü türlü korkular üretir. Yada üretilen korkularla esir alınır. Halkın büyük çoğunluğunun tercihiyle iş başına gelenleri bazı kesimler tanımaz. Halkın oyuyla iş başına gelenler diktatörlük yapmaya başlar.

Stabil olmayan yapımızdan stabil olmayan saflaşmalar yaratılır ondan sonra. Kendine malzemeye arayan medyada bu saflaşmaları sonuna kadar tetikler. Malzemeyi ta iliklerine kadar sömürür.

İşte tam da burada Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlama törenleri ile ilgili yazısı dolayısıyla oluşan atmosferi anlamlandırabiliriz.

Malumdur bizde bütün bayramlar, törenler onları kutlayan öğrenciler ve öğretmenler için işkenceye bürokratlar için ise gövde gösterisine dönüştürülür. Hiçbir şeyin farkında olmayan ufacık öğrenciler, tertemiz dimağlar bilmedikleri, yaşları gereği bilemeyecekleri bir takım kavramlar ve törenler için adeta işkence çekerler. Yarım saatlik bir protokol için öğrencilere aylarca hazırlık yaptırılır. Bu hazırlıkların öğrencinin bedensel ve zihinsel gelişimine hiçbir katkısı da olmaz. Hamasi nutuklar, hiçbir edebi-sanatsal değeri olmayan şiirler ezberlettirilir. Çocuklar ileriki yaşlarında şiirden ve edebiyattan nefret ederler.

Yıllar öncesinden kalan, hiçbir geçerliliği olmayan bir takım hareketler yapılır. Bu yıllar öncesinden kalma ritüeller öğrencilere hiçbir şey veremez.

Askeri, sivil bürokratların bir takım duyguları kabaracak, heyecanlanacaklar diye çocuklar yağmurun, güneşin, soğuğun altında titrerler, hasta olurlar. Milli duygulardan içten içe nefrete varan bir yere doğru giderler.

Sevinç, coşku anlamına gelen bayramlar bizde eziyete dönen, yaşamı durduran, yolları kapatan sinir harplerine dönüşür. Halkı hiçe sayan yalnızca bürokratik elitlerin gövde gösterisine dönüştürülen ilkel bir ritüel haline gelen kutlamalar aynı zamanda yaşanan iki yüzlülüğü de ortaya koyar. Zorlamayla, baskıyla yapılan törenler hiçbir zaman gayesine ulaşmamıştır.

Bu bağlamda herkesin şikayetçi olduğu, 23 Nisan kutlamaları, 19 Mayıs törenleri öğrenciler için işkencenin ötesinde bir anlama sahip değildir. Zorlamayla yapılan törenler, dersten kaçmak için törende görev alan öğrenciler. Anlamsız güç gösterileri… Bunlardan kurtulmak gerekiyor. Bayramları daha bayram haline getirmek gerekli.

Bayramlar bütün insanların, öğrencilerin gönüllü katılımlarıyla kutlandığında, tek sıra, hazır kıta şeklinde öğrencilerin tören alanlarına götürülmediğinde anlamlıdır.

Ülkemizde bayram kutlamalarıyla ilgili kime sorarsanız sorun kutlamaların anlamsızlığından, boşunalığından dem vuracaklardır. Çünkü okula giden her vatandaş bu törenlerin hayatımıza bir anlam katmadığının farkındadır. Ama şimdi Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı düzenleme ile toplumun bir çok kesiminin tepkisini çekmiştir. Herkes törenlere adam gibi düzenleme getirilsin ama diye başlamaktadırlar. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi bilinçaltındaki bir takım korkular bilinç üstüne çıkmaktadır. Genlerimizdeki yobazlık hortlamaktadır. Ne kadar ilerici olduğumuzu iddia etsek te!... Yıllar öncesinde üç beş yönetici elit tarafından belirlenen törenler sanki değiştirilmesi günah bir dini ritüelmiş gibi sunulmaktadır. Öbür yandan Cumhuriyetimizin seçkinleriyle problemi olan halkımızın dindar kesimi bir gol daha attık havasına girmektedirler.

Aslolan her türlü seçkinci, elit, kendini halkın üzerinde gören bürokratik, sivil, askeri anlayışların ötesinde insan tekini savunabilmek. Onun izzetini, şerefini ayaklar altına almamaktır. İnsan tekini yok sayan her türlü protokolü yok edebilmektir. Gerisi laf-ü güzaftır.

Hikmeti kendinden menkul törenler hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bunlar üzerinden toplumu karşı karşıya getirmek daha büyük sıkıntıdır. Gerçekçi bir bakış açısıyla problemlerin değerlendirilip çözümler aramak gereklidir. Kaçak güreş yapmak, topu taca atmak kimseye bir şey kazandırmaz. Eğitim alanındaki yığınla sorunları görmezden gelerek toplumun sinir uçlarına dokunup gerilim yaratmak, gerilimden nemalanmak hiç hoş olmayacaktır.

Sonuçta ilkel bir uygulama olan, herkesin rahatsızlık duyduğu, öğrencileri okuldan, dersten soğutan törenler yeniden düzenlenmektedir.

Çocukları adeta bir yarış atına döndüren, hayatımızın hiçbir döneminde faydası olmayan bilgilerle hayatımızın belirlendiği saçma, insan fıtratına aykırı sınava dayalı sistem yerine daha insani bir eğitim sistemi nasıl kurulur buna kafa yormamız gerekir.

Belli kavramlar etrafında kör dövüşü yapmak asla yarar getirmez.

Bir de geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı okullara bir yazı göndermişti. Ara tatilde öğrencileri Umre’ye götürmeyle ilgili.

Şimdi toplumsal hafızamızın niteliği hakkında ipucu verecek bir olay daha. Bir kesim laiklik elden gidiyor diyor. Diğer bir kesim ise gol sayısını arttırdığını düşünüyor.

Konuya İslami bilinç açısından baktığımızda günümüzde yapılan Hac ve Umre’nin amacına ne kadar ulaştığı düşündürücüdür. Hac, İslam birliğinin, kardeşliğinin sembol haline gelmesidir. İslam dünyasıyla aramıza çekilmiş sınırları kaldırmadığımız, mübarek beldeleri içler acısı durumdan kurtarmadığımız sürece oralara yapılan her ziyaret turistik bir amaca hizmet edecektir. Yani buradan Kıbrıs’a, İtalya’ya yada herhangi bir turistik yere gitme arasında fark gözükmemektedir.

Haccı, Umreyi ekonomik güç göstergesi haline getirmek, oraya gidip vicdan rahatlatmak, bunların hiç birinin Haccın, umrenin anlamıyla ilişkisi yoktur.

Düşüncelerime tercüman olması dolayısıyla Ahmet ÖZCAN’dan aşağıdaki anekdotu aktarmak isterim.

Tarih: Ağustos 2011
Yer: Diriliş Yayınları.
Mehmet Görmez (diyanet işleri başkanı): Üstadım Sezai Karakoç, sizinle birlikte bu yıl hacc farizası yapmak istiyoruz. Vaktiniz müsait olmazsa ilerde umre de yapabiliriz. Bize bu mübarek yolculukta misafirimiz olma lütfunu bağışlar mısınız..
Sezai Karakoç:(10 dakika düşündükten sonra): Teşekkür ederim. Normalde tabiiki isterim. ancak ben Allah’ın evine, Peygamberimiz’in evine, kendi vatanımızın en kutsal beldesine pasaportla gitmem....

Ayrıca şu ayrıntının da gözden kaçmaması gerekir: Umreye öğrenci göndermekle din devleti olacağız yaygarası koparanlar modern batı dünyasıyla organik bir ilişki içinde olan iktidarın bu yönünü neden gözden kaçırmaktalar?

Yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve iki örnekle de somutladığımız memleketimizin bu yapısından kurtulması gerekiyor. Bir yüzleşme yaşanmalı. Var olan saçma sapan kategorilerin ötesinde bir anlayış gerekli. Yeni bir düşünme biçimi. Her türlü sahtekarlık halinden memleketin kurtulması lazım. Sloganik sahtekarlar susmalı.

Aslolan insandır. Gerisi teferruat.

                              www.aybaruygur.com.

9 Aralık 2011 Cuma

SİYASET KÖKLERİNE GERİ DÖNÜYOR

                            Yeni siyaset, her şeyi tam bilen birilerinin değil, bazı şeyleri eksik bilenlerin, bu eksikliklerini birlikte kapatma ihtiyacıyla şekillenecek. Tam bilgi yerine, parça parça bilgiler birlikte daha büyük bir gücü simgeleyecek. Bu aynı zamanda kendi sözüne sahip çıkma ve onu başkalarına anlatmak için çabalamakla ilgili. Dışarıda bırakılanlar, ötelenenler ve uzmanların karşısında ikincil konuma itilenler, kurulu düzenin ilkesini kabul etmediklerini daha yüksek sesle ortaya koymaları bunu en güzel örnekleri....
                              Siyaset köklerine geri dönüyor ve alanlar bir kez daha söz söyleme yeri olarak beliriyor. Deneyimim  gösteriyor ki siyasal olanı temsilcilere, aracılara temsil ettiğimiz sürece ortak iş yapma gücümüzü kaybediyoruz. Bu sınırları daha da zorlamak, toplumsal hareketlerin görevi. Tarihte hep olduğu gibi hareketler sistemin açmazlarını göstermeye devam ettiği sürece, kurumsal siyasetin işlemezliği daha da belirgin hale gelecek.
                             

16 Kasım 2011 Çarşamba

'BEDELLİ ASKERLİK' Tartışmaları ışığında Dr Salih AKYÜREK in Akademik araştırmasından bir kesit.

 Türkiye’de Askerlik Hizmetinin Kısa Geçmişi

Bugünün askerlik uygulamasını tartışabilmek için, en azından yeniçeri uygulamasının sonlandırıldığı ve ilk düzenli ordunun teşkil edildiği 1826 yılına kadar olan uygulamaların bilinmesi gerekmektedir. 1826’dan günümüze askere alma konusundaki düzenlemeler ve askerlik süreleri aşağıda verilmiştir.78 ASKERİ TEŞKİLAT / KANUNİ DÜZENLEME ADI YÜRÜRLÜK/ DEĞİŞİKLİK TARİHİ MUVAZZAF ASKERLİK SÜRESİ
Asakir-i Mansure-i Muhammediye 1826 Bilinen Belirli Bir Askerlik Süresi Yok
Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediye /Redif Nizamnamesi 1834 Bilinen Belirli Bir Askerlik Süresi Yok
Tenkisat-ı Celile-i Askeriye Fermanı 08 Eylül 1843 5 Yıl
Kanunname-i Askeri (Kur’a Kanunu) 1846
Kuvve-i Umumiye-i Askeriye Nizamnamesi 18 Ağustos 1869 4 Yıl
Asakir-i Şahanenin Tertibat-ı Müteyemmene-İcedideye Tevfikan Suret-i Ahzini Mübeyyin Kanunname-i Hümayün 25 Ekim 1886 Bahriye 8 Yıl
Diğerleri 6 Yıl
21 MART 1911 3 YIL
296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatı 12 Mayıs 1914 Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 2 Yıl
15 OCAK 1924 Jandarma 3 Yıl - Bahriye 5 Yıl
Diğerleri 1,5-2 Yıl
1111 Sayılı Askerlik Kanunu 21 Haziran 1927 Mızıka 2 Yıl - Jandarma 2,5 Yıl
Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 1,5 Yıl
30 KASIM 1935 Piyade 18 Ay
Jandarma-Gümrük 30 Ay
14 TEMMUZ 1950 Jandarma-Gümrük 30 Ay
Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 2 Yıl
01 ŞUBAT 1963 24 AY
27 TEMMUZ 1970 20 AY
01 MART 1985 18 AY
10 EYLÜL 1992 15 AY
06 OCAK 1995 18 AY
15 TEMMUZ 2003 15 AY

Tabloda ayrıntıları aktarılan 184 yıllık süreç içerinde, 1826-1914 yılları arasındaki dönemde, maaşlı askerlik uygulamasından kura ile askerliğe kadar, içerisinde bedelli askerliğin de (bedeli nakdi ve bedeli şahsi) olduğu farklı yöntemler uygulanmıştır. Bu dönem içerisinde pek çok grup ve kimseye getirilen muafiyetlerin de etkisiyle, askere alma uygulamasında çok da başarılı olunamadığı görülmektedir.
Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordu

Dünya’da zorunlu askerlik uygulamasının bugünkü anlamda başlangıcı Fransız İhtilali dönemine gitmekle birlikte, uygulama bizde ilk defa 12 Mart 1914 tarihli ve 296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatı ile başlamaktadır. 1914 tarihinde başlayan zorunlu askerlik uygulaması ile askere almada eskiye nazaran hem yöntem hem de uygulama temelinde başarılı olunmuştur. 1927 yılında yine zorunlu askerliği temel alan ve bugün hala geçerli olan 1111 sayılı askerlik kanunu yürürlüğe girmiştir. 1927 yılından bugüne kadar, süresi kısalmakla birlikte, askere alma usul ve esaslarında önemli bir değişiklik olmadığı görülmektedir.

Bugün, zorunlu askerlik 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ve 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu çerçevesinde farklı statülerde yerine getirilmektedir. Dört yıllık üniversite (lisans) mezunlarından yedek subay adayı olarak seçilenler için 12 ay olan bu süre, aday olarak seçilmeyenler için erbaş ve er olarak altı aydır. Toplam en az üç yıl süre ile fiilen yabancı ülkelerde bulunan yükümlüler ise 21 günlük temel askerlik görevi ve 5112 Euro ödeme ile Dövizle Askerlik hizmetinden faydalanabilmektedirler. Bu şartları taşımayan diğer tüm erkek ve sağlıklı T.C. Vatandaşları için zorunlu askerlik süresi ise erbaş ve/veya er statüsünde 15 aydır.


Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumlu yönleri:
. Toplumda kısmen birbirine yabancı olan farklı sınıf ve grupların kaynaşmasına katkı sağlamaktadır.

ii. Özellikle alt gelir grubundaki kişilerin eğitim ve sosyalleşme süreçlerine olumlu yansımaktadır.

iii. Bazı askerlerin katıldığı meslek edindirme kursları sayesinde kişileri sivil yaşama hazırlamaktadır.

iv. Doğru kadrolarda etkin çalıştırıldıkları durumda vatandaşların yurt sevgileri ve toplumsal değerlere adanmışlıkları yükselmektedir.

v. Ordu ile toplum arasındaki yabancılaşma ve kopukluğu bir dereceye kadar önlemekte, ordunun dışa tamamen kapalı bir organizasyona dönüşmesini engellemektedir.
Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumsuz yönleri:

i. Sistem kişileri hiçbir maddi karşılık ödemeksizin 15 ay silâhaltında tutmaktadır.

ii. Devlet bu süreçte, bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin bakımını üstlenmediği gibi (müracaata bağlı bazı dolaylı tedbirler tanımlanmakla birlikte), yeni Sosyal Sigortalar kanunu düzenlemesine kadar ailelere sağlık güvencesi de sağlamamıştır.


iii. Askere alınan kişilerin çalışmasına ve gelirine bağımlı aileleri için askerlik ekonomik ve psikolojik bir yıkıma dönüşebilmektedir.

iv. İşveren konumunda olan veya kariyer hedefleri olan insanlar için askerlik süreci önemli kayıplara sebep olabilmektedir.

v. Ekonomiye katma değeri fazla olan kişilerin eşit şartlarda askere alınması nedeniyle, milli ekonomi kayba uğramaktadır.

vi. İnsanlar uğurlama törenleri ile askere gönderilse de çoğunluğu gönülsüz ve isteksiz olarak hizmet etmektedir.


2 Kasım 2011 Çarşamba

BİRİMİZ ÜŞÜYOR SA HEPİMİZ ÜŞÜMELİYİZ.....


 


Onlar, o hiçbir şeyden yapılmamış adamlar,
Üşümüş, yorgun ve bütün gün adres soranlar… (Edip Cansever)
                                      Yoksulların en korktuğu mevsimdir kış. Sevmemek değil, korkmak… Yoksa ipince yağan yağmurlar sevilmez mi hiç? Yoksullar da sever elbet kış aylarını ama işte korku başka bir şeydir. Kara kışa ağız dolusu sövgü vardır, şu soğuklar bir bitse, cemre düşse, bahar bir görünse… Zira ayaz gözkapaklarını dondurur, zalim rüzgâr kemiklerini kırar insanın. Oracıkta bekleyen türlü hastalıklar  vardır: Böbrekler üşür, ciğerler üşür, bakışlar dahi üşür. Üşümek, hep üşümek, giderek daha fazla üşümektir yazgısı yoksulların. Üstelik dünya da kapamıştır gözlerini yoksullara. Kalpler kırılmamak üzere buz tutmuştur. Ve ölüler insanlar sessiz sedasız, ağıtsız ve matemsiz. Yetersiz beslenmeden, çok üşümekten, yorgunluktan ama en çok da çaresizlikten, umutsuzluktan… Ölümün en kötüsüdür bu, Ahmed Arif’in ifadesiyle “fukaranın ölümü”.

                                         Yoksul insanlar nerede ölürler? Derme çatma evlerinde... Ama bir de “evsizler” vardır. Yani iki göz odası olmayanlar… Tekmil sokaklardır bu insanların evleri. Bu dünyada başlarını koyacakları bir evleri olmamıştır. Yoksulluktan da öte “sefalettir” bu. Kışın çırılçıplak şiddeti, en fazla evsizleri vurur. Tüm kapılar kapalıdır, camilerinki bile. Türkiye’de yaklaşık 70 bin “evsiz” insan var. Devletin, sermayenin ve toplumun her gün bir sel gibi yanından akıp geçtiği ama bir türlü farkına varmadığı 70 bin insan... Kimsenin görmediği bu insanların çoğu donarak ölüyor. Büyük ve yüksek güvenlikli siteler inşa ediliyor, boyuna kalkınıyoruz inşaat sektöründe ama memleketin evsizlerine küçücük de olsa bir yer tahsis etmek kimsenin aklına gelmiyor maalesef.
                                            Neyse ki, “merhamet” duygusu aşınmamış olanlar var.



22 Ekim 2011 Cumartesi

Siyaset ve ahlak

Politikacılar ahlak konusunda değerlendirilirken, çoğu zaman evlilik dışı ilişkileri ya da kişisel menfaat sağlamak amacıyla karıştıkları yolsuzluklar akla gelir. Bu konularda bir suçları yoksa, genellikle, ahlaklı kimseler olarak bilinirler. Halbuki etkin siyaset alanında bulunan bir kimsenin ahlaksal alanı, yukarıda belirtilen konulara ek olarak ve hatta ondan daha önemlisi, onun verdiği veya vermeye destek olduğu kararlardır. Bu kararlar milyonlarca insanın haklarıyla ilgiliyse, onları mutlu ya da mutsuz edecek mahiyetteyse, bu kararların sonuçları itibarıyla siyasetçi, ahlaken sorumludur. Karşımızdaki bir insana, saygıda kusur edip haksızlık yaptığımızda, nasıl ahlak yasasına ters düşüyorsak, bir kararımızla büyük bir kitleye saygısızlık edip haklarını gasp ediyorsak, milyon kere ahlaka aykırı hareket etmiş oluruz. Hele söz konusu siyasetçi, iktidar mevkiindeyse, halkına karşı görevlerini yapmayıp haklarını gasp ederek, onları mutsuz ediyorsa, ıstıraplara sürüklüyorsa, o kişi büyük bir günahkâr ve ahlaksızdır. Ahirette hesaba çekileceğine inancı varsa, şunu bilsin ki, milyonların eli onun yakasındadır. Bu kişinin günahı o kadar büyüktür ki, zina işleyen, katleden kişinin günahı, onunkinin yanında bir hiçtir. Bu sebeple diktatörler en büyük ahlaksızlardır. Kararlarıyla büyük kitlelere zulmettikleri için. İktidarlarını suistimal edip milyonların ıstırabına yol açtıkları için.

Asıl olan kamusal alan
 Ne yazık ki, kültürümüzde iktidardaki zatların kişisel eylem ve tavırları dışında kalan, kamu alanındaki tasarrufları, ahlak kıstasının dışında bırakılıyor. Bir siyaset adamı ve yönetici için asıl ahlak alanı, kamusal alandır. Etik ve politika konularında araştırma yapan, kitap ve makale yazan çağdaş filozofların en büyük hedefi, bireysel etik sorumluluğu politik alana sokmak ve bu alanda ahlaksal duyarlılığı artırmaktır.
İslam ülkelerini yöneten politikacıları, kamu alanındaki günahlarından bigâne kılan bir husus daha var: Eğer yönetici dindar bir şahıs ise, “iman ve ibadet ederek, ahlaksal sorumluluğumu yerine getirdim” düşüncesine kapılabilir. Ancak imanın ne tür bir ahlaksal eyleme öncelik ettiği bilinemez. Çünkü iman, ahlaksal eylemin gerisindeki prensibi destekleyebildiği gibi desteklemeyebilir de. Hatta bazı inançlar, gayriahlaki eylemi kolaylaştırabilir. İbadetin ise, Tanrı ile kul arasında geçen özel bir eylem olması ve diğer insanların hukukunu ilgilendirmediğinden, ahlaksal eylem alanına girmemesi gerekir. Bu sebeple, verdiği kararlarla halkını mağdur kılan, elindeki gücü zulme çeviren ceberut devlet adamlarının, dinsel inanç ve ibadetlerle günahlarından sıyrılabilmeleri ve erdemliler hanesine yazılmaları mümkün değildir. (Saddam Hüseyin kendi kanıyla, bir hattata bütün bir Kuran’ı yazdırmıştı).

Şark kurnazlığı
Yine Müslüman politikacıların çoğu zaman muteber siyaset diye benimsedikleri ve mubah gördükleri Makyevelist politikalar, kültürümüzde “şark kurnazlığı” diye tabir edilir. Etik-politika ilişkisi konusunda teori üreten Aydınlanma filozoflarının hemen hepsi, iktidara geçmek veya iktidarda kalmak için her türlü aracı mubah kılan bu siyaset anlayışını, ahlaka aykırı bulmuşlardır. Bu meşum siyaset türünün Doğu versiyonu, “şark kurnazlığı” olarak bilinir ve ahlaksızlığın ta kendisidir. Çünkü siyaset, samimiyetin yönetim çarkındaki tezahürü olmalıdır; hilekârlığın farklı görünümleri değil.
Nefislerini Tanrıya adamış olan nezih ruhlar, büyük imtihanlara maruz kalmaktan sakınırlar. Başarısız kalmaktan korkarlar. Hak yemekten ürkerler. Yaşamları boyunca (ebedi) kurtuluş için yalvarıp yakaran bu kimseler, insanları yönetmek gibi vebali gayet ağır bir imtihanı, tecrübe etmek istemezler. Buna talip olan kimselerin ise, pervasız bir gözükaralıkla, bu riskli görevi üstlenmeleri, hayreti mucip bir hadisedir. Çünkü milyonların hukuku söz konusudur. Bu kimselerin her şeyden önce, ruhlarının temizliğinden, iradelerinin doğruluğundan emin olmaları gerekir. Heva heves, kapris, intikam duygusu, aşırı öfke gibi ruhsal hallere maruz kimselerin, özellikle, bu görevi kabul etmemeleri gerekir. Hele kötü niyetle hareket etmeyi bir hak sayması, onun bu işe ehil olmadığını gösterir. Çünkü gerek bireysel eylemlerde gerekse kamuyu ilgilendiren eylemlerde, iyi niyet, ahlaklı eylemin birinci şartıdır. Devlet adamı, düşmanına karşı bile iyi niyetle davranmak zorundadır. Mevcut gelişmelere baktığımızda, İslam ülkelerini yönetenlerin evrensel kültürden ve iç muhasebeden ne kadar uzak olduklarını görüyoruz. Sığ bir bilgi birikimi ve hikmete ulaşamayan dar bir tedebbürle yönetilen bir ülkede, sorunlar çözüme kavuşmaz, aksine daha da büyür. İslam ülkelerinde mevcut olan sorunların çoğu halktan değil, yönetimlerinden kaynaklanıyor. Halklarını mutlu etmekle yükümlü yönetimler, bunun tam tersini yaparak onlara zulmettiler. Çeşitli sahte değerler yaratarak onları birbirine düşman kılmışlar, adaleti gözetmeyerek her türlü fitnenin kaynağı haline gelmişlerdir.

Kuvvet
İyi niyet ve büyük planlarla göreve başlayan kimi devlet adamlarının, iktidar koltuğuna oturunca nasıl bozulduklarına şahit oluyoruz. Etraflarını saran dalkavukların, yersiz övgüleri sebebiyle hatalarını görmez olurlar. Hep alkışlandıkları için, akıllarına ne eserse onun doğru olduğuna kanaat getirirler. Bireysel akıllarıyla insanlığa yön vermeye çalışırlar. Tek akılla yöneten nice hükümdarın akıbetini sanki bilmezler. Kibre kapılıp kendilerinde insanüstü bir yeteneğin varlığına inanırlar. İşte bu varoluş biçimi, onlara, her türlü kötülüğü hoş gösterir. Vicdanı tahrif olmuştur. Onu dizginleyebilecek adalet, insaf, merhamet, doğruluk, hak ve hakkaniyet gibi değerler, artık onun için bir anlam taşımaz. Tek güvendikleri şey kuvvettir. Sonunda bir gün, inandıkları bu yegâne şey, aleyhlerine dönüverir. Yıkılırlar, tüm inandıklarıyla birlikte. İnsanüstü olmadıklarını, aksine küçücük insancıklar olduklarını anlarlar. İlahi adaletin bu tecellisine, diğer insanlar da şahit olur.

16 Eylül 2011 Cuma

SİYASET VE DOSTLUK

                                    Siyaset, ilgi alanı insan olan ve nefis taşıyan beşer kulların yaptığı zor bir zanaat olması dolayısıyla en büyük tahribatı da yine insana, insan ilişkilerine verebiliyor. Ve ne yazık ki dostlukları da bozabiliyor.

Üstelik bunu aynı veya rakip parti ayrımını da yapmaksızın; yılların birikimi, mirası olan dostlukları, ilişkileri ve hukukları sonlandırarak ya da ciddi şekilde tahrip ederek yapıyor ne yazık ki.
Siyasette yaşanan kırılmalar eski dostları, zorunlu olarak bir araya gelinen cenazelerde, düğünlerde, toplantılarda veya yemeklerde yaşanan karşılaşmalarda, bırakalım el sıkmayı, göz göze gelmekten dahi uzak bırakmakta.

Siyaset elbette ki bu değildir, bu olmamalıdır. Bu olsa olsa ancak ve ancak politika dediğimiz siyasetin demokrasiyi özümseyememiş ve içine sindirememiş hali ile olsa gerektir.
Partilerin demokrasi anlayışındaki zaafları ve geri kalmışlıkları, görevden almalar ve seçimsiz atamalar, ön seçim müesseselerinin oturmamış olması siyaseti ne yazık ki tabansız bırakmakta ve siyaseti günümüzdeki versiyonu olan politikaya dönüştürmektedir.
Eğer, Müslüman-iman etmiş bir toplum olmamıza rağmen, herhangi bir ortamda, bir yemekte, karşılaşan insanlar siyaset nedeni ile küsmüş ise, diğerinin elini sıkmıyor ve pozitif enerji vermiyor ise vay halimize.

Bu durumun sivil toplum örgütleri içinde aynen geçerli olduğunu görmek te durumu daha da vahim hale getirmekte. Yani siyasetçileri politika yapmakla suçlayan sivil toplum örgütlerindeki arkadaşlar aynayı kendilerini tuttuklarında aynı durumu rahatlıkla görebileceklerdir.
Çözüme giden yolda bu olumsuzluğu sadece siyasete mal etme yerine gerçekte toplumsal bir hasletimiz ve hastalığımız olarak görmeyi başarmak önemli bir adım olacaktır.
Tüm dostlardan ve arkadaşlarımdan ricam şu; siyaseti ve siyasette yaşananları lütfen insani ilişkilerin önünde tutmayınız. Parti veya parti konuları yüzünden hiç kimseyi ama hiç kimseyi kırmak, dökmek, yok etmek gibi yanlış yollara asla ve asla tevessül etmeyelim.
Makamların ve mevkilerin insanlara yaşattıkları zorlukları ya da yaptırdıkları hataları, oluşturdukları kırgınlıkları kenara bırakalım. Unutalım, unutmaya çalışalım. Ama bizim yaptıklarımızdan veya bize yapılanlardan gerekli dersleri çıkararak.

Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözüne uygun siyasette yaşadığımız insan ilişkileri bağlı kazalardan ders alalım ama insanları, eski dostlarımızı hayatımızdan çıkarmasına izin vermeyelim.
Siyasetin cazibesine kapılıp dostluğu ve arkadaşlığı ona endeksleyenler bilsin ki; yarınlarda yakınında samimi olan, dostum diyebileceği, sığınacağı kimse kalmayacaktır.
Siyaset, bizlere cep telefonumuzdaki dostlarımızın numaralarını sildirmeye başlamışsa eyvah; bilelim ki bunun sonu gelmeyecektir.

Her şeye rağmen siyaset hizmet etme de en meşru bir araç olup, tüm yanlışlarına, iticiliğine rağmen birileri tarafından mutlaka yapılması gereken önemli-vazgeçilmez bir kurumdur. Siyaseti ve siyasetçiyi kötülemeyi bir tarafa bırakıp düzgün, dürüst, çalışkan siyaseti yapmaya çalışan insanları sistemin dışında bırakmaya çalışan bu döngüyü kırmaya çalışalım.
Unutmayalım dostlar, önemli olan dostlukları musalla taşının önünde yaşamak değil; nefsimizi dizginleyerek, affetmeyi başararak sağlıkta yani bugünde yaşamaktır.
Siyasetin ve sivil toplum örgütlerinin ilişkilerimizi bozmayacağı olgunlukta ve kalitede olacağı günlere  temennisiyle…
Saygılarımla…

23 Ağustos 2011 Salı

YENİ DÖNEMDE LİBYA

                                     Libya’da yeni bir dönemin başladığına tanıklık ettiğimiz şu günlerde Kaddafi’nin devrilmesini Libya’daki çatışmaların son bulduğu olarak algılamamamız gerekir. Libya’nın toplumsal yapısının aşiretlerden oluştuğunu ve düne kadar muhalif olan aşiretlerin bugün iktidar olduğunu ancak aynı şekilde düne kadar iktidar olan aşiretlerin de bugün itibariyle sessiz bir muhalefet grubunu oluşturduğunu dikkate almamız gerekir. Dolayısıyla Libya misyonuna katılan ülkelerin Libya misyonunu başarı ile tamamlamaları için yapması gereken en önemli girişimlerin başında Kadddafi sonrası dönemde aşiretler arasında yeni bir toplumsal uzlaşı kurarak iktidarı bu güçler arasında bölüştürmek gelmektedir. Aksi durumda Libya NATO’nun çekilmesinin hemen ardından ciddi bir iç savaşa sürüklenebilir.

                                                Muhaliflerin Sirte ve Magariha bölgesine henüz girmemeleri de bu kabilelerle savaşmayacakları anlamına gelmemektedir. Ancak bu kabileler büyük bir olasılıkla askeri yenilgiyi şu an için kabul edeceklerdir. Ancak bu hiçbir zaman isyan etmeyecekleri anlamına gelmez. Sonuç olarak, Kaddafi’nin devrildiği son askeri başarının siyasi bir zaferle taçlandırılabilmesi için tüm aşiretlerin içinde yer bulduğu yeni bir siyasi yapıya ihtiyaç vardır.