Cumhuriyet’in kayıp ruhu
Adeta reddi miras ile kurulan Cumhuriyet’in en büyük sorunu kendisini oluşturan unsurları bir arada tutan ortak değerler paydasını genişletememek oldu. Çünkü geri kalmışlığın nedenlerini Osmanlı ve İslam geleneği ile Doğulu olmakta arayan Cumhuriyet elitleri, birleşik bir millet olmak için gerekli pek çok damarı bilmeden kopardılar. Tarih, gelenek, kültür ve dinin yerini bilim ve Batılı anlamda milliyetçilik ile doldurabileceğini düşünen elitler beklenebileceği üzere bunu da başaramadılar. Ne demokrasi ne de serbest piyasa değerleri devlette kök saldı. Geçici önlemler kalıcı hale geldi, geçiş döneminin aşırılıkları Cumhuriyet’in temel değerleri sanıldı. Sonuçta milletiyle kopuk, hatta halkını potansiyel düşman sayan, demokrasi ile Cumhuriyet’i rakip bilen, darbeciliği yöntem, zorbalığı erdem zanneden ve kendisini de Cumhuriyet’in sahibi ve bekçisi olarak gören gruplar ortaya çıktı.
Cumhuriyet tarihine bakarsak devletin her kesim ile kavgalı olduğunu rahatça görürüz. Kürtler, dindarlar, İslamcılar, gayri-Müslimler, geleneksel kıyafetliler, Aleviler, solcular, sağcılar, ülkücüler ve daha niceleri. Bırakınız halkı, kendisini devlet sanan mekanizma seçilmiş hükümetlerle bile kavgalı oldu, ona karşı darbe yaptı, hatta başbakan idam etti vs.
Bu şekilde 21. yüzyılda yol alınamayacağı açık. Yapılması gereken ilk iş gelenek, kültür, din ve doğulu olmakla liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin çelişmediği gerçeğini devlet aklının merkezine yerleştirmek. Rahmetli Turgut Özal bu konuda en önemli adımları atmıştı. Yapılması gereken onun yarım bıraktığı işleri tamamlamaktır. Ancak, bu söylediğimiz sanıldığı kadar da kolay bir iş değildir. Kaybedilen yıllar ve geçmişte bırakılmış güçlü bağların ıslahı, güçlendirilmesi, bazı yönleriyle de günümüze uyarlanması gerekmektedir. Başka bir deyişle Osmanlı değerlerini ham olarak alır, neo-Osmanlıcılık deyip bugüne taşımaya kalkarsanız olmaz. Çünkü hayat Osmanlı’yı aşalı çok oluyor.
Bu bağlamda ilk ve en önemli iş Türkiye insanlarını birleştiren ‘ortak payda’yı genişletmek ve güçlendirmek olmalıdır. Her milletin ortak değerlerinden oluşan bir paydası vardır. O payda ne kadar kapsayıcı ise o millet ve onun devleti o kadar güçlü ve başarılı olur. Bunu söylerken elbette farklı fikirler olmasın, farklar ortadan kalksın demiyoruz. Tam aksine, “farklar olabildiğine çoğalsın, ancak bu farkların hepsinin kesiştiği asgari müşterek geliştirilmeli” diyoruz. Örneğin ABD’de ister Demokrat olsun, isterse Cumhuriyetçi, ifade özgürlüğü en temel değer ve ortak paydadır. Amerikalılar Irak’ta ne yapacakları konusunda çok farklı yöntemleri savunabilirler, ancak iş Amerika’yı Amerika yapan temel değerlere ve bu ülkenin dünyadaki çıkarlarının korunmasına geldiğinde akan sular durur ve partiler arasındaki farkları görmek zorlaşır. Aynı durum Fransa için de, İngiltere için de geçerlidir. Oysa Türkiye’de millet, milliyetçilik, dinin yaşam içindeki yeri, laiklik, ifade özgürlüğü, demokrasi, kılık kıyafet serbestîsi ve diğer bazı temel değerlerde dahi bir mutabakatın kurulamadığı görülüyor. Elbette aşırı uçlar olur, her ülkede temel değerlere farklı bakanlar da ortaya çıkabilir. Ancak bizdeki durum çok daha vahim. Başka ülkelerde marjinal olması gereken oluşumlar bizde ana akımlardan biri haline dahi gelebiliyor.
Özetle farklılıklarımızı koruyarak, müştereklerimizi arttırmamız gerekiyor. Bu konuda elimizde kıymetli bir örnek de var aslında: Çanakkale Ruhu. 97 yıl önce bugün, 18 Mart 1915’de bu toprakların insanları eşine az rastlanır bir destanı hep birlikte yazdılar. Cephede hiç kimse yanındakinin mezhebini, kıyafetini, ideolojisini, memleketini vs. merak etmedi. O gün tüm Türkiye oradaydı ve hep birlikte kutsallarını savundular. Türkiye aynı ruhu ve o kadar geniş bir ortak paydayı Kurtuluş Savaşı’nda bile yakalayamadı. 3 yıl sonra Çanakkale Zaferi’nin 100. yılı, 2023 ise Cumhuriyet’in 100. yıldönümü...bunlar tartısılmalı...ınatla ve ısrarla....
27 Nisan 2012 Cuma
4 Nisan 2012 Çarşamba
12 EYLÜL
12 Eylül aslında Türkiye toplumunun tarihinde yaşadığı en politikleşmiş döneme ve duruma karşı yapılmıştır. siyasal politizimin yükseldiği bir süreçte tarihinin en politikleşmiş dönemini yaşadı.
Siyasal partiler, geleneksel siyasal çizgilerin güdümünden çıktı. Geleneksel merkez sol ve sağ partiler daha militan, dinamik, aşırı sağ veya sol grupların nüfuz alanına girdiler. Dönemin Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi gibi klasik partileri kendi seçmenlerini kontrol etmekte fevkalade zorlandılar ve o rüzgârın geldiği taraflara doğru eğildiler. Yani AP olduğundan daha milliyetçi ve daha dindar, CHP olduğundan daha sol gözükmek zorunda kaldı. Sol, tarihinde ilk defa kitleselleşti. Ona reaksiyon olarak doğan faşistlerin kontrolündeki sağ kitle hareketi de kendi tarihinde olmadığı kadar politik aktivite içerisine girdi. Türkiye toplumunun köylerinde, kasabalarında ve büyük şehirlerindeki üniversiteler, fabrikalar, iş yerleri ve hatta devlet aygıtının mensupları yani polisler, jandarma ve subaylar da bu büyük politikleşme dalgasının dışında kalmadı. Bu durum, kendilerini Türkiye toplumunun doğal yöneticisi sayan, devlette yuvalanmış asker-sivil bürokrat zümrelerin görebileceği en tehlikeli durumdu. Yani şu veya bu siyasal eğilimdeki bir kadronun Türkiye’yi yönetmesi de onlar açısından tehlikelidir; ama halkın, sıradan insanların kendilerini birer vatandaş düzeyine getirebilmeleri, bu eylemliliği gösterebilmeleri, bunun sorumluluğunda olabilmeleri, bu zümreler açısından kendi tarihsel varlıklarını sona erdirebilecek bir durumdu. Bu bakımdan bir aşırı sağcıdan çok daha derinden tepkiliydiler
1970’lerde insanlar solun onlara vaat ettiği fikrin etkisiyle ciddi bir politikleşme yaşadı. Ama bu ilişkilerden dolayı, ilk defa politikanın özneleri haline gelebilen insanlar, 78’den sonra silahlı mücadeleye, silahlı çatışmaya karşı daha kötü hissetmeye başladılar. Şevkler azaldığı ölçüde yorgunluk ve bıkkınlık da başladı. Ve 12 Eylül darbecileri tam da toplumun bu bıkkınlık düzeyinin belirli bir noktaya geldiği, bir çeşit pata kalma durumunda gerçekleştirdiler darbeyi. Öyle bir noktaya gelindi ki artık kurtarılmış bölgeler vardı, çarpışmalar oluyordu ve tabii ki bu durum, yani hareketin amaçlarıyla hâlihazırdaki durum ve ilişkiler arasındaki çelişkiler o noktadan sonra 12 Eylül müdahalesi için uygun vasatı hazırladı. Ordu müdahale ettiğinde direnme olmadı. Ve Ordu da 12 Eylül Cuntası ve onun yönlendirdiği anlayışla Türk toplumuna karşı adeta gençliğe yeni adım atmış, kendini bir şey zannettiği için veya “ben artık erginim” dediği için anasını, bilhassa babasını dinlemediği için evden çıkmış, fakat sonra da dışarıda başına iş açmış, aç kalmış, yaralanmış bir çocuğa nasıl davranılırsa öyle davrandı. Bu sefer onun eskiden sahip olduğu hakları, mesela evinin avlusunda oynayabilmesini bile yasakladı. Ve suçluluk hali içinde olan, başaramamış ve bütün bu eylemin sonucunda kendine karşı güvenini önemli ölçüde yitirmiş bir topluma karşı ceza vermek isteyen bir babanın sevgisizliği ve hırsıyla yaklaştı.
14 Şubat 2012 Salı
BEN BU ŞUBAT TAN KORKMAYA BAŞLADIM ARKADAŞ..
Devletin bir birimi diğerine basına yansıdığı gibi ve o ölçüde karşı çıkıyorsa ortadaki durum nasıl anlatılır bilmiyorum..Bugün kürsülerde hala statükocu devlet yapısını savunanlar bu ülkeyi nasıl dönüştürecekler...Askeriyede ve Emniyet teşkilatında hala bu dönüşümün Kürt Sorunu çözülmeden gerçekleşeyemecegini kabullenen bir zihnıyet ve kadro var...Buna karşılık hükümet onların baskısından kurtulmak ve olayları sivil bir kapsama taşımak için MİT'le işbirliği yapmaktaydı. Nitekim askerin elindeki dinleme aygıtlarının MİT'e kaydırılması önemli bir göstergeydi, başlı başına bir tercihti, tavırdı, tutumdu. son olayların odak noktasında yer alan KCK operasyonuna da ışık tutuyor. MİT'in KCK'yı kontrol ettiğinin çok açık olduğu bu aşamada Emniyet'in o örgüte dönük sürekli baskıları, baskınları, tutuklamaları MİT'le Kürt kesiminin, dolayısıyla o sorunu nihai olarak sonuçlandıracak sivil otoriteyle Kürtlerin arasını açacak mahiyettedir
Şimdi yargı marifetiyle varılan nokta arasındaki uçurum insanı hayretten donduruyor. Ama ne yapalım ki böyle. Türkiye'de o derin devlet ve onun iktidar oyunu içinde sürekli olarak değişen kompozisyonu böyle bir baltalamayı göze aldı. Bütün bu nedenlerden ötürü hâlâ devam eden ve bir "güç gösterisi" olan bu girişimi bir darbe girişimi olarak değerlendirememek ve bunun hükümete olduğu açıkça bir gizli girişim yapıldığını görmemek büyük hata olur kanımca..
.Bu şubat ayından korkmaya başladım ben ...28 şubat süecinin halk üzerinde ki tepkisi açıktı..ancak ülke demokrasisinden çok şey götürdüğü de aşikar.Umudum odur ki tüm bu olumsuzluklara rağmen ÜLKEMİZ DEMOKRASİ si bu parlementer dönüşümü başaracak HALK desteğine sahiptir.
Şimdi yargı marifetiyle varılan nokta arasındaki uçurum insanı hayretten donduruyor. Ama ne yapalım ki böyle. Türkiye'de o derin devlet ve onun iktidar oyunu içinde sürekli olarak değişen kompozisyonu böyle bir baltalamayı göze aldı. Bütün bu nedenlerden ötürü hâlâ devam eden ve bir "güç gösterisi" olan bu girişimi bir darbe girişimi olarak değerlendirememek ve bunun hükümete olduğu açıkça bir gizli girişim yapıldığını görmemek büyük hata olur kanımca...Bu şubat ayından korkmaya başladım ben ...28 şubat süecinin halk üzerinde ki tepkisi açıktı..ancak ülke demokrasisinden çok şey götürdüğü de aşikar.Umudum odur ki tüm bu olumsuzluklara rağmen ÜLKEMİZ DEMOKRASİ si bu parlementer dönüşümü başaracak HALK desteğine sahiptir.
16 Ocak 2012 Pazartesi
ANLAM KARMAŞALARI İÇİNDE VAR OLMAYA ÇALIŞMAK
Uzunca bir dönemdir hatta yüzlerce yıldır Türk toplumsal yaşamından, siyasi, politik ve kültürel alanlardan sağduyu, olan biteni tanımlamada objektif yaklaşım, rasyonel değerlendirme uzaklaşmış durumda. Yaşanılan şeyleri salim bir kafa ile yorumlayabilme ise hiç yok. Her şeye belli kavram ve güdülenmişliğin penceresinden bakıyoruz. Yaşam alanımıza giren her şey şabloncu bir mantalite ile değerlendirilmekte. Kendi üzerimizde düşünebilme yeteneğimiz de oldukça kısır. Kendimizi tanıyabilme imkanına ve bu imkandan hareketle çevremizi anlamlandırabilme vasfına hele hiç sahip olamamışız. Sanki zihin dünyamız tarihin belli bir kesiminde ve belli kişilikler üzerinde donup kalmış. Dünya sanki zihnimizin donup kaldığı o zamanlardan ibaretmiş gibi. Karşımıza çıkan bugüne ait problemleri çözmede başarılı olamıyoruz ve tarihin belli dönemlerini ve oradaki kişileri aynı şart ve zeminde bu zamana getirme mücadelesi içine giriyoruz. Sonuçta ne o zamanları anlayabiliyoruz ne de kendi problemlerimize bir çözüm bulabiliyoruz.
İçi boşaltılmış, zamanını ve zemini yitirmiş kavramların çizdiği bir anlam dünyasında yaşıyoruz. Neyi savunuyorsak yada neyin yanında yer aldığımızı iddia ediyorsak aslında savunu ve iddialarımızın en uzağındayız. Hayatımız sürekli reddedişlerle devam ediyor. Kabul ettiklerimizin anlamlarını ise hiç bilemiyoruz nedense. Modernlerimiz hiç modern olmayan bir zihne sahipler. Çağdaşlarımız bir konuştuklarında ortaçağ karanlıkları dile geliyor diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Dindarlar konuştuğunda sanki ahiret diye bir yerin olmadığı vehmine kapılabiliyoruz. Çünkü o kadar çok dünyayı seviyorlar ki. Liberallerimiz lafı ele aldıklarında özgürlükten korkuyoruz. Çünkü özgürlük adında bir kölelik düzeni savunuyorlar gibi geliyor. Milliyetçilik denince bir ırkın dışındaki başka bir ırka hiç yaşam hakkı tanımıyoruz. Sanki ırkları ve insanları çeşit çeşit Allah yaratmamış…
Türkiye’de garip bir inanç sistemi yaratılmış. Sistem varlığının devamı için belli sinir uçları oluşturmuş ve toplumu bu sinir uçlarıyla kontrol ediyor. Gerektiği zaman bu sinir uçlarıyla harekete geçiriyor. Yani akledebilme yetisi elinden alınan toplum, karar vericilerin, güç sahiplerinin, iktidar odaklarının hipnozlarıyla hareket eden bir mekanizmaya dönüşüyor. İstenildiğinde en ilerici gruplar en gerici yobazlar haline geliyor. Gerici yobazlar ise ilericilik maskesini takabiliyor. Ülkemiz her türlü ideolojik yobazlarla, pratik yobazlarla, laik yobazlarla, dinci yobazlarla ve liberal demokrat yobazlarla çevrelenmiş durumda.
Stabil bir devlet ve toplum yapımız yok maalesef. Böyle bir stabilitenin yokluğundan kaynaklı bir boşluk hali. Geçmişten geleceğe kesintisiz devam eden yada bir düzene kavuşmuş, bütüncül bir anlam dünyasına sahip değiliz. Bilginin, tarihin sürekli bir dezenformasyona uğratılarak zihinlerin kirlendiği bir aktüel dünyamız var. Tarihsel hadiseler asli bağlamından kopartılarak sunulmakta. Tarihsel olaylar ve kişiler onları kullananlar tarafından sorgulanamaz, dokunulamaz varlıklara dönüştürülmektedir. Bir nevi fetişleştirme hadisesi. Kutsanmışlık havası…
Biz de insan zihninden ve elinden çıkma kavramlara, düzenlemelere tanrısal bir izafiyet addedilir. Özellikle de bu günden öncekilere. Dün hep güzeldir. Dünde yaşayanlar hep iyidir. Bu gün kötüdür. Bu gün yaşayanlar da kötüdür. Bütün anlayışımız bu temelden yükselir adeta. Var olan yapıları sorgulamak, değiştirmek kolay değildir onun için. Yeniden yapmak için yıkım yapamayız. Bu dediğimiz şey ülkemizdeki laik-seküler olarak tanımlanan için de dindarlar için de böyledir. Mitlerin etrafında örülmüş tarihi anlatılar, tanrılaştırılan kişilikler…
Ve bütün bunlara bir de korku eklenir. Allah’tan korkmak, devletten korkmak, bürokrasiden korkmak… Her şeyin temelinde korku vardır. Kaybetme korkusu. Bize sevmeden, tanımadan, bilmeden ziyade korku öğretilir. Bilinçaltımızda hep o vardır. Devlet vatandaşından korkar. Vatandaş devletinden çekinir. Her ne kadar da seçimle iş başına gelen iktidarlar olsa da demokrasi için büyük mücadele verdiğini iddia eden parlamentolar olsa da insanımız yine türlü türlü korkular üretir. Yada üretilen korkularla esir alınır. Halkın büyük çoğunluğunun tercihiyle iş başına gelenleri bazı kesimler tanımaz. Halkın oyuyla iş başına gelenler diktatörlük yapmaya başlar.
Stabil olmayan yapımızdan stabil olmayan saflaşmalar yaratılır ondan sonra. Kendine malzemeye arayan medyada bu saflaşmaları sonuna kadar tetikler. Malzemeyi ta iliklerine kadar sömürür.
İşte tam da burada Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlama törenleri ile ilgili yazısı dolayısıyla oluşan atmosferi anlamlandırabiliriz.
Malumdur bizde bütün bayramlar, törenler onları kutlayan öğrenciler ve öğretmenler için işkenceye bürokratlar için ise gövde gösterisine dönüştürülür. Hiçbir şeyin farkında olmayan ufacık öğrenciler, tertemiz dimağlar bilmedikleri, yaşları gereği bilemeyecekleri bir takım kavramlar ve törenler için adeta işkence çekerler. Yarım saatlik bir protokol için öğrencilere aylarca hazırlık yaptırılır. Bu hazırlıkların öğrencinin bedensel ve zihinsel gelişimine hiçbir katkısı da olmaz. Hamasi nutuklar, hiçbir edebi-sanatsal değeri olmayan şiirler ezberlettirilir. Çocuklar ileriki yaşlarında şiirden ve edebiyattan nefret ederler.
Yıllar öncesinden kalan, hiçbir geçerliliği olmayan bir takım hareketler yapılır. Bu yıllar öncesinden kalma ritüeller öğrencilere hiçbir şey veremez.
Askeri, sivil bürokratların bir takım duyguları kabaracak, heyecanlanacaklar diye çocuklar yağmurun, güneşin, soğuğun altında titrerler, hasta olurlar. Milli duygulardan içten içe nefrete varan bir yere doğru giderler.
Sevinç, coşku anlamına gelen bayramlar bizde eziyete dönen, yaşamı durduran, yolları kapatan sinir harplerine dönüşür. Halkı hiçe sayan yalnızca bürokratik elitlerin gövde gösterisine dönüştürülen ilkel bir ritüel haline gelen kutlamalar aynı zamanda yaşanan iki yüzlülüğü de ortaya koyar. Zorlamayla, baskıyla yapılan törenler hiçbir zaman gayesine ulaşmamıştır.
Bu bağlamda herkesin şikayetçi olduğu, 23 Nisan kutlamaları, 19 Mayıs törenleri öğrenciler için işkencenin ötesinde bir anlama sahip değildir. Zorlamayla yapılan törenler, dersten kaçmak için törende görev alan öğrenciler. Anlamsız güç gösterileri… Bunlardan kurtulmak gerekiyor. Bayramları daha bayram haline getirmek gerekli.
Bayramlar bütün insanların, öğrencilerin gönüllü katılımlarıyla kutlandığında, tek sıra, hazır kıta şeklinde öğrencilerin tören alanlarına götürülmediğinde anlamlıdır.
Ülkemizde bayram kutlamalarıyla ilgili kime sorarsanız sorun kutlamaların anlamsızlığından, boşunalığından dem vuracaklardır. Çünkü okula giden her vatandaş bu törenlerin hayatımıza bir anlam katmadığının farkındadır. Ama şimdi Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı düzenleme ile toplumun bir çok kesiminin tepkisini çekmiştir. Herkes törenlere adam gibi düzenleme getirilsin ama diye başlamaktadırlar. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi bilinçaltındaki bir takım korkular bilinç üstüne çıkmaktadır. Genlerimizdeki yobazlık hortlamaktadır. Ne kadar ilerici olduğumuzu iddia etsek te!... Yıllar öncesinde üç beş yönetici elit tarafından belirlenen törenler sanki değiştirilmesi günah bir dini ritüelmiş gibi sunulmaktadır. Öbür yandan Cumhuriyetimizin seçkinleriyle problemi olan halkımızın dindar kesimi bir gol daha attık havasına girmektedirler.
Aslolan her türlü seçkinci, elit, kendini halkın üzerinde gören bürokratik, sivil, askeri anlayışların ötesinde insan tekini savunabilmek. Onun izzetini, şerefini ayaklar altına almamaktır. İnsan tekini yok sayan her türlü protokolü yok edebilmektir. Gerisi laf-ü güzaftır.
Hikmeti kendinden menkul törenler hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bunlar üzerinden toplumu karşı karşıya getirmek daha büyük sıkıntıdır. Gerçekçi bir bakış açısıyla problemlerin değerlendirilip çözümler aramak gereklidir. Kaçak güreş yapmak, topu taca atmak kimseye bir şey kazandırmaz. Eğitim alanındaki yığınla sorunları görmezden gelerek toplumun sinir uçlarına dokunup gerilim yaratmak, gerilimden nemalanmak hiç hoş olmayacaktır.
Sonuçta ilkel bir uygulama olan, herkesin rahatsızlık duyduğu, öğrencileri okuldan, dersten soğutan törenler yeniden düzenlenmektedir.
Çocukları adeta bir yarış atına döndüren, hayatımızın hiçbir döneminde faydası olmayan bilgilerle hayatımızın belirlendiği saçma, insan fıtratına aykırı sınava dayalı sistem yerine daha insani bir eğitim sistemi nasıl kurulur buna kafa yormamız gerekir.
Belli kavramlar etrafında kör dövüşü yapmak asla yarar getirmez.
Bir de geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı okullara bir yazı göndermişti. Ara tatilde öğrencileri Umre’ye götürmeyle ilgili.
Şimdi toplumsal hafızamızın niteliği hakkında ipucu verecek bir olay daha. Bir kesim laiklik elden gidiyor diyor. Diğer bir kesim ise gol sayısını arttırdığını düşünüyor.
Konuya İslami bilinç açısından baktığımızda günümüzde yapılan Hac ve Umre’nin amacına ne kadar ulaştığı düşündürücüdür. Hac, İslam birliğinin, kardeşliğinin sembol haline gelmesidir. İslam dünyasıyla aramıza çekilmiş sınırları kaldırmadığımız, mübarek beldeleri içler acısı durumdan kurtarmadığımız sürece oralara yapılan her ziyaret turistik bir amaca hizmet edecektir. Yani buradan Kıbrıs’a, İtalya’ya yada herhangi bir turistik yere gitme arasında fark gözükmemektedir.
Haccı, Umreyi ekonomik güç göstergesi haline getirmek, oraya gidip vicdan rahatlatmak, bunların hiç birinin Haccın, umrenin anlamıyla ilişkisi yoktur.
Düşüncelerime tercüman olması dolayısıyla Ahmet ÖZCAN’dan aşağıdaki anekdotu aktarmak isterim.
Tarih: Ağustos 2011
Yer: Diriliş Yayınları.
Mehmet Görmez (diyanet işleri başkanı): Üstadım Sezai Karakoç, sizinle birlikte bu yıl hacc farizası yapmak istiyoruz. Vaktiniz müsait olmazsa ilerde umre de yapabiliriz. Bize bu mübarek yolculukta misafirimiz olma lütfunu bağışlar mısınız..
Sezai Karakoç:(10 dakika düşündükten sonra): Teşekkür ederim. Normalde tabiiki isterim. ancak ben Allah’ın evine, Peygamberimiz’in evine, kendi vatanımızın en kutsal beldesine pasaportla gitmem....
Ayrıca şu ayrıntının da gözden kaçmaması gerekir: Umreye öğrenci göndermekle din devleti olacağız yaygarası koparanlar modern batı dünyasıyla organik bir ilişki içinde olan iktidarın bu yönünü neden gözden kaçırmaktalar?
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve iki örnekle de somutladığımız memleketimizin bu yapısından kurtulması gerekiyor. Bir yüzleşme yaşanmalı. Var olan saçma sapan kategorilerin ötesinde bir anlayış gerekli. Yeni bir düşünme biçimi. Her türlü sahtekarlık halinden memleketin kurtulması lazım. Sloganik sahtekarlar susmalı.
Aslolan insandır. Gerisi teferruat.
www.aybaruygur.com.
İçi boşaltılmış, zamanını ve zemini yitirmiş kavramların çizdiği bir anlam dünyasında yaşıyoruz. Neyi savunuyorsak yada neyin yanında yer aldığımızı iddia ediyorsak aslında savunu ve iddialarımızın en uzağındayız. Hayatımız sürekli reddedişlerle devam ediyor. Kabul ettiklerimizin anlamlarını ise hiç bilemiyoruz nedense. Modernlerimiz hiç modern olmayan bir zihne sahipler. Çağdaşlarımız bir konuştuklarında ortaçağ karanlıkları dile geliyor diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Dindarlar konuştuğunda sanki ahiret diye bir yerin olmadığı vehmine kapılabiliyoruz. Çünkü o kadar çok dünyayı seviyorlar ki. Liberallerimiz lafı ele aldıklarında özgürlükten korkuyoruz. Çünkü özgürlük adında bir kölelik düzeni savunuyorlar gibi geliyor. Milliyetçilik denince bir ırkın dışındaki başka bir ırka hiç yaşam hakkı tanımıyoruz. Sanki ırkları ve insanları çeşit çeşit Allah yaratmamış…
Türkiye’de garip bir inanç sistemi yaratılmış. Sistem varlığının devamı için belli sinir uçları oluşturmuş ve toplumu bu sinir uçlarıyla kontrol ediyor. Gerektiği zaman bu sinir uçlarıyla harekete geçiriyor. Yani akledebilme yetisi elinden alınan toplum, karar vericilerin, güç sahiplerinin, iktidar odaklarının hipnozlarıyla hareket eden bir mekanizmaya dönüşüyor. İstenildiğinde en ilerici gruplar en gerici yobazlar haline geliyor. Gerici yobazlar ise ilericilik maskesini takabiliyor. Ülkemiz her türlü ideolojik yobazlarla, pratik yobazlarla, laik yobazlarla, dinci yobazlarla ve liberal demokrat yobazlarla çevrelenmiş durumda.
Stabil bir devlet ve toplum yapımız yok maalesef. Böyle bir stabilitenin yokluğundan kaynaklı bir boşluk hali. Geçmişten geleceğe kesintisiz devam eden yada bir düzene kavuşmuş, bütüncül bir anlam dünyasına sahip değiliz. Bilginin, tarihin sürekli bir dezenformasyona uğratılarak zihinlerin kirlendiği bir aktüel dünyamız var. Tarihsel hadiseler asli bağlamından kopartılarak sunulmakta. Tarihsel olaylar ve kişiler onları kullananlar tarafından sorgulanamaz, dokunulamaz varlıklara dönüştürülmektedir. Bir nevi fetişleştirme hadisesi. Kutsanmışlık havası…
Biz de insan zihninden ve elinden çıkma kavramlara, düzenlemelere tanrısal bir izafiyet addedilir. Özellikle de bu günden öncekilere. Dün hep güzeldir. Dünde yaşayanlar hep iyidir. Bu gün kötüdür. Bu gün yaşayanlar da kötüdür. Bütün anlayışımız bu temelden yükselir adeta. Var olan yapıları sorgulamak, değiştirmek kolay değildir onun için. Yeniden yapmak için yıkım yapamayız. Bu dediğimiz şey ülkemizdeki laik-seküler olarak tanımlanan için de dindarlar için de böyledir. Mitlerin etrafında örülmüş tarihi anlatılar, tanrılaştırılan kişilikler…
Ve bütün bunlara bir de korku eklenir. Allah’tan korkmak, devletten korkmak, bürokrasiden korkmak… Her şeyin temelinde korku vardır. Kaybetme korkusu. Bize sevmeden, tanımadan, bilmeden ziyade korku öğretilir. Bilinçaltımızda hep o vardır. Devlet vatandaşından korkar. Vatandaş devletinden çekinir. Her ne kadar da seçimle iş başına gelen iktidarlar olsa da demokrasi için büyük mücadele verdiğini iddia eden parlamentolar olsa da insanımız yine türlü türlü korkular üretir. Yada üretilen korkularla esir alınır. Halkın büyük çoğunluğunun tercihiyle iş başına gelenleri bazı kesimler tanımaz. Halkın oyuyla iş başına gelenler diktatörlük yapmaya başlar.
Stabil olmayan yapımızdan stabil olmayan saflaşmalar yaratılır ondan sonra. Kendine malzemeye arayan medyada bu saflaşmaları sonuna kadar tetikler. Malzemeyi ta iliklerine kadar sömürür.
İşte tam da burada Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlama törenleri ile ilgili yazısı dolayısıyla oluşan atmosferi anlamlandırabiliriz.
Malumdur bizde bütün bayramlar, törenler onları kutlayan öğrenciler ve öğretmenler için işkenceye bürokratlar için ise gövde gösterisine dönüştürülür. Hiçbir şeyin farkında olmayan ufacık öğrenciler, tertemiz dimağlar bilmedikleri, yaşları gereği bilemeyecekleri bir takım kavramlar ve törenler için adeta işkence çekerler. Yarım saatlik bir protokol için öğrencilere aylarca hazırlık yaptırılır. Bu hazırlıkların öğrencinin bedensel ve zihinsel gelişimine hiçbir katkısı da olmaz. Hamasi nutuklar, hiçbir edebi-sanatsal değeri olmayan şiirler ezberlettirilir. Çocuklar ileriki yaşlarında şiirden ve edebiyattan nefret ederler.
Yıllar öncesinden kalan, hiçbir geçerliliği olmayan bir takım hareketler yapılır. Bu yıllar öncesinden kalma ritüeller öğrencilere hiçbir şey veremez.
Askeri, sivil bürokratların bir takım duyguları kabaracak, heyecanlanacaklar diye çocuklar yağmurun, güneşin, soğuğun altında titrerler, hasta olurlar. Milli duygulardan içten içe nefrete varan bir yere doğru giderler.
Sevinç, coşku anlamına gelen bayramlar bizde eziyete dönen, yaşamı durduran, yolları kapatan sinir harplerine dönüşür. Halkı hiçe sayan yalnızca bürokratik elitlerin gövde gösterisine dönüştürülen ilkel bir ritüel haline gelen kutlamalar aynı zamanda yaşanan iki yüzlülüğü de ortaya koyar. Zorlamayla, baskıyla yapılan törenler hiçbir zaman gayesine ulaşmamıştır.
Bu bağlamda herkesin şikayetçi olduğu, 23 Nisan kutlamaları, 19 Mayıs törenleri öğrenciler için işkencenin ötesinde bir anlama sahip değildir. Zorlamayla yapılan törenler, dersten kaçmak için törende görev alan öğrenciler. Anlamsız güç gösterileri… Bunlardan kurtulmak gerekiyor. Bayramları daha bayram haline getirmek gerekli.
Bayramlar bütün insanların, öğrencilerin gönüllü katılımlarıyla kutlandığında, tek sıra, hazır kıta şeklinde öğrencilerin tören alanlarına götürülmediğinde anlamlıdır.
Ülkemizde bayram kutlamalarıyla ilgili kime sorarsanız sorun kutlamaların anlamsızlığından, boşunalığından dem vuracaklardır. Çünkü okula giden her vatandaş bu törenlerin hayatımıza bir anlam katmadığının farkındadır. Ama şimdi Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı düzenleme ile toplumun bir çok kesiminin tepkisini çekmiştir. Herkes törenlere adam gibi düzenleme getirilsin ama diye başlamaktadırlar. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi bilinçaltındaki bir takım korkular bilinç üstüne çıkmaktadır. Genlerimizdeki yobazlık hortlamaktadır. Ne kadar ilerici olduğumuzu iddia etsek te!... Yıllar öncesinde üç beş yönetici elit tarafından belirlenen törenler sanki değiştirilmesi günah bir dini ritüelmiş gibi sunulmaktadır. Öbür yandan Cumhuriyetimizin seçkinleriyle problemi olan halkımızın dindar kesimi bir gol daha attık havasına girmektedirler.
Aslolan her türlü seçkinci, elit, kendini halkın üzerinde gören bürokratik, sivil, askeri anlayışların ötesinde insan tekini savunabilmek. Onun izzetini, şerefini ayaklar altına almamaktır. İnsan tekini yok sayan her türlü protokolü yok edebilmektir. Gerisi laf-ü güzaftır.
Hikmeti kendinden menkul törenler hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bunlar üzerinden toplumu karşı karşıya getirmek daha büyük sıkıntıdır. Gerçekçi bir bakış açısıyla problemlerin değerlendirilip çözümler aramak gereklidir. Kaçak güreş yapmak, topu taca atmak kimseye bir şey kazandırmaz. Eğitim alanındaki yığınla sorunları görmezden gelerek toplumun sinir uçlarına dokunup gerilim yaratmak, gerilimden nemalanmak hiç hoş olmayacaktır.
Sonuçta ilkel bir uygulama olan, herkesin rahatsızlık duyduğu, öğrencileri okuldan, dersten soğutan törenler yeniden düzenlenmektedir.
Çocukları adeta bir yarış atına döndüren, hayatımızın hiçbir döneminde faydası olmayan bilgilerle hayatımızın belirlendiği saçma, insan fıtratına aykırı sınava dayalı sistem yerine daha insani bir eğitim sistemi nasıl kurulur buna kafa yormamız gerekir.
Belli kavramlar etrafında kör dövüşü yapmak asla yarar getirmez.
Bir de geçtiğimiz günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı okullara bir yazı göndermişti. Ara tatilde öğrencileri Umre’ye götürmeyle ilgili.
Şimdi toplumsal hafızamızın niteliği hakkında ipucu verecek bir olay daha. Bir kesim laiklik elden gidiyor diyor. Diğer bir kesim ise gol sayısını arttırdığını düşünüyor.
Konuya İslami bilinç açısından baktığımızda günümüzde yapılan Hac ve Umre’nin amacına ne kadar ulaştığı düşündürücüdür. Hac, İslam birliğinin, kardeşliğinin sembol haline gelmesidir. İslam dünyasıyla aramıza çekilmiş sınırları kaldırmadığımız, mübarek beldeleri içler acısı durumdan kurtarmadığımız sürece oralara yapılan her ziyaret turistik bir amaca hizmet edecektir. Yani buradan Kıbrıs’a, İtalya’ya yada herhangi bir turistik yere gitme arasında fark gözükmemektedir.
Haccı, Umreyi ekonomik güç göstergesi haline getirmek, oraya gidip vicdan rahatlatmak, bunların hiç birinin Haccın, umrenin anlamıyla ilişkisi yoktur.
Düşüncelerime tercüman olması dolayısıyla Ahmet ÖZCAN’dan aşağıdaki anekdotu aktarmak isterim.
Tarih: Ağustos 2011
Yer: Diriliş Yayınları.
Mehmet Görmez (diyanet işleri başkanı): Üstadım Sezai Karakoç, sizinle birlikte bu yıl hacc farizası yapmak istiyoruz. Vaktiniz müsait olmazsa ilerde umre de yapabiliriz. Bize bu mübarek yolculukta misafirimiz olma lütfunu bağışlar mısınız..
Sezai Karakoç:(10 dakika düşündükten sonra): Teşekkür ederim. Normalde tabiiki isterim. ancak ben Allah’ın evine, Peygamberimiz’in evine, kendi vatanımızın en kutsal beldesine pasaportla gitmem....
Ayrıca şu ayrıntının da gözden kaçmaması gerekir: Umreye öğrenci göndermekle din devleti olacağız yaygarası koparanlar modern batı dünyasıyla organik bir ilişki içinde olan iktidarın bu yönünü neden gözden kaçırmaktalar?
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve iki örnekle de somutladığımız memleketimizin bu yapısından kurtulması gerekiyor. Bir yüzleşme yaşanmalı. Var olan saçma sapan kategorilerin ötesinde bir anlayış gerekli. Yeni bir düşünme biçimi. Her türlü sahtekarlık halinden memleketin kurtulması lazım. Sloganik sahtekarlar susmalı.
Aslolan insandır. Gerisi teferruat.
www.aybaruygur.com.
9 Aralık 2011 Cuma
SİYASET KÖKLERİNE GERİ DÖNÜYOR
Yeni siyaset, her şeyi tam bilen birilerinin değil, bazı şeyleri eksik bilenlerin, bu eksikliklerini birlikte kapatma ihtiyacıyla şekillenecek. Tam bilgi yerine, parça parça bilgiler birlikte daha büyük bir gücü simgeleyecek. Bu aynı zamanda kendi sözüne sahip çıkma ve onu başkalarına anlatmak için çabalamakla ilgili. Dışarıda bırakılanlar, ötelenenler ve uzmanların karşısında ikincil konuma itilenler, kurulu düzenin ilkesini kabul etmediklerini daha yüksek sesle ortaya koymaları bunu en güzel örnekleri....
Siyaset köklerine geri dönüyor ve alanlar bir kez daha söz söyleme yeri olarak beliriyor. Deneyimim gösteriyor ki siyasal olanı temsilcilere, aracılara temsil ettiğimiz sürece ortak iş yapma gücümüzü kaybediyoruz. Bu sınırları daha da zorlamak, toplumsal hareketlerin görevi. Tarihte hep olduğu gibi hareketler sistemin açmazlarını göstermeye devam ettiği sürece, kurumsal siyasetin işlemezliği daha da belirgin hale gelecek.
Siyaset köklerine geri dönüyor ve alanlar bir kez daha söz söyleme yeri olarak beliriyor. Deneyimim gösteriyor ki siyasal olanı temsilcilere, aracılara temsil ettiğimiz sürece ortak iş yapma gücümüzü kaybediyoruz. Bu sınırları daha da zorlamak, toplumsal hareketlerin görevi. Tarihte hep olduğu gibi hareketler sistemin açmazlarını göstermeye devam ettiği sürece, kurumsal siyasetin işlemezliği daha da belirgin hale gelecek.
16 Kasım 2011 Çarşamba
'BEDELLİ ASKERLİK' Tartışmaları ışığında Dr Salih AKYÜREK in Akademik araştırmasından bir kesit.
Türkiye’de Askerlik Hizmetinin Kısa Geçmişi
Tabloda ayrıntıları aktarılan 184 yıllık süreç içerinde, 1826-1914 yılları arasındaki dönemde, maaşlı askerlik uygulamasından kura ile askerliğe kadar, içerisinde bedelli askerliğin de (bedeli nakdi ve bedeli şahsi) olduğu farklı yöntemler uygulanmıştır. Bu dönem içerisinde pek çok grup ve kimseye getirilen muafiyetlerin de etkisiyle, askere alma uygulamasında çok da başarılı olunamadığı görülmektedir.
Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordu
Dünya’da zorunlu askerlik uygulamasının bugünkü anlamda başlangıcı Fransız İhtilali dönemine gitmekle birlikte, uygulama bizde ilk defa 12 Mart 1914 tarihli ve 296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatı ile başlamaktadır. 1914 tarihinde başlayan zorunlu askerlik uygulaması ile askere almada eskiye nazaran hem yöntem hem de uygulama temelinde başarılı olunmuştur. 1927 yılında yine zorunlu askerliği temel alan ve bugün hala geçerli olan 1111 sayılı askerlik kanunu yürürlüğe girmiştir. 1927 yılından bugüne kadar, süresi kısalmakla birlikte, askere alma usul ve esaslarında önemli bir değişiklik olmadığı görülmektedir.
Bugün, zorunlu askerlik 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ve 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu çerçevesinde farklı statülerde yerine getirilmektedir. Dört yıllık üniversite (lisans) mezunlarından yedek subay adayı olarak seçilenler için 12 ay olan bu süre, aday olarak seçilmeyenler için erbaş ve er olarak altı aydır. Toplam en az üç yıl süre ile fiilen yabancı ülkelerde bulunan yükümlüler ise 21 günlük temel askerlik görevi ve 5112 Euro ödeme ile Dövizle Askerlik hizmetinden faydalanabilmektedirler. Bu şartları taşımayan diğer tüm erkek ve sağlıklı T.C. Vatandaşları için zorunlu askerlik süresi ise erbaş ve/veya er statüsünde 15 aydır.
Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumlu yönleri:
. Toplumda kısmen birbirine yabancı olan farklı sınıf ve grupların kaynaşmasına katkı sağlamaktadır.
ii. Özellikle alt gelir grubundaki kişilerin eğitim ve sosyalleşme süreçlerine olumlu yansımaktadır.
iii. Bazı askerlerin katıldığı meslek edindirme kursları sayesinde kişileri sivil yaşama hazırlamaktadır.
iv. Doğru kadrolarda etkin çalıştırıldıkları durumda vatandaşların yurt sevgileri ve toplumsal değerlere adanmışlıkları yükselmektedir.
v. Ordu ile toplum arasındaki yabancılaşma ve kopukluğu bir dereceye kadar önlemekte, ordunun dışa tamamen kapalı bir organizasyona dönüşmesini engellemektedir.
Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumsuz yönleri:
i. Sistem kişileri hiçbir maddi karşılık ödemeksizin 15 ay silâhaltında tutmaktadır.
ii. Devlet bu süreçte, bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin bakımını üstlenmediği gibi (müracaata bağlı bazı dolaylı tedbirler tanımlanmakla birlikte), yeni Sosyal Sigortalar kanunu düzenlemesine kadar ailelere sağlık güvencesi de sağlamamıştır.
iii. Askere alınan kişilerin çalışmasına ve gelirine bağımlı aileleri için askerlik ekonomik ve psikolojik bir yıkıma dönüşebilmektedir.
iv. İşveren konumunda olan veya kariyer hedefleri olan insanlar için askerlik süreci önemli kayıplara sebep olabilmektedir.
v. Ekonomiye katma değeri fazla olan kişilerin eşit şartlarda askere alınması nedeniyle, milli ekonomi kayba uğramaktadır.
vi. İnsanlar uğurlama törenleri ile askere gönderilse de çoğunluğu gönülsüz ve isteksiz olarak hizmet etmektedir.
| Bugünün askerlik uygulamasını tartışabilmek için, en azından yeniçeri uygulamasının sonlandırıldığı ve ilk düzenli ordunun teşkil edildiği 1826 yılına kadar olan uygulamaların bilinmesi gerekmektedir. 1826’dan günümüze askere alma konusundaki düzenlemeler ve askerlik süreleri aşağıda verilmiştir.78 ASKERİ TEŞKİLAT / KANUNİ DÜZENLEME ADI | YÜRÜRLÜK/ DEĞİŞİKLİK TARİHİ | MUVAZZAF ASKERLİK SÜRESİ | |
| Asakir-i Mansure-i Muhammediye | 1826 | Bilinen Belirli Bir Askerlik Süresi Yok | |
| Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediye /Redif Nizamnamesi | 1834 | Bilinen Belirli Bir Askerlik Süresi Yok | |
| Tenkisat-ı Celile-i Askeriye Fermanı | 08 Eylül 1843 | 5 Yıl | |
| Kanunname-i Askeri (Kur’a Kanunu) | 1846 | ||
| Kuvve-i Umumiye-i Askeriye Nizamnamesi | 18 Ağustos 1869 | 4 Yıl | |
| Asakir-i Şahanenin Tertibat-ı Müteyemmene-İcedideye Tevfikan Suret-i Ahzini Mübeyyin Kanunname-i Hümayün | 25 Ekim 1886 | Bahriye 8 Yıl Diğerleri 6 Yıl | |
| 21 MART 1911 | 3 YIL | ||
| 296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatı | 12 Mayıs 1914 | Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 2 Yıl | |
| 15 OCAK 1924 | Jandarma 3 Yıl - Bahriye 5 Yıl Diğerleri 1,5-2 Yıl | ||
| 1111 Sayılı Askerlik Kanunu | 21 Haziran 1927 | Mızıka 2 Yıl - Jandarma 2,5 Yıl Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 1,5 Yıl | |
| 30 KASIM 1935 | Piyade 18 Ay Jandarma-Gümrük 30 Ay | ||
| 14 TEMMUZ 1950 | Jandarma-Gümrük 30 Ay Bahriye 3 Yıl - Diğerleri 2 Yıl | ||
| 01 ŞUBAT 1963 | 24 AY | ||
| 27 TEMMUZ 1970 | 20 AY | ||
| 01 MART 1985 | 18 AY | ||
| 10 EYLÜL 1992 | 15 AY | ||
| 06 OCAK 1995 | 18 AY | ||
| 15 TEMMUZ 2003 | 15 AY | ||
Tabloda ayrıntıları aktarılan 184 yıllık süreç içerinde, 1826-1914 yılları arasındaki dönemde, maaşlı askerlik uygulamasından kura ile askerliğe kadar, içerisinde bedelli askerliğin de (bedeli nakdi ve bedeli şahsi) olduğu farklı yöntemler uygulanmıştır. Bu dönem içerisinde pek çok grup ve kimseye getirilen muafiyetlerin de etkisiyle, askere alma uygulamasında çok da başarılı olunamadığı görülmektedir.
Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordu
Dünya’da zorunlu askerlik uygulamasının bugünkü anlamda başlangıcı Fransız İhtilali dönemine gitmekle birlikte, uygulama bizde ilk defa 12 Mart 1914 tarihli ve 296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkatı ile başlamaktadır. 1914 tarihinde başlayan zorunlu askerlik uygulaması ile askere almada eskiye nazaran hem yöntem hem de uygulama temelinde başarılı olunmuştur. 1927 yılında yine zorunlu askerliği temel alan ve bugün hala geçerli olan 1111 sayılı askerlik kanunu yürürlüğe girmiştir. 1927 yılından bugüne kadar, süresi kısalmakla birlikte, askere alma usul ve esaslarında önemli bir değişiklik olmadığı görülmektedir.
Bugün, zorunlu askerlik 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ve 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu çerçevesinde farklı statülerde yerine getirilmektedir. Dört yıllık üniversite (lisans) mezunlarından yedek subay adayı olarak seçilenler için 12 ay olan bu süre, aday olarak seçilmeyenler için erbaş ve er olarak altı aydır. Toplam en az üç yıl süre ile fiilen yabancı ülkelerde bulunan yükümlüler ise 21 günlük temel askerlik görevi ve 5112 Euro ödeme ile Dövizle Askerlik hizmetinden faydalanabilmektedirler. Bu şartları taşımayan diğer tüm erkek ve sağlıklı T.C. Vatandaşları için zorunlu askerlik süresi ise erbaş ve/veya er statüsünde 15 aydır.
Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumlu yönleri:
. Toplumda kısmen birbirine yabancı olan farklı sınıf ve grupların kaynaşmasına katkı sağlamaktadır.
ii. Özellikle alt gelir grubundaki kişilerin eğitim ve sosyalleşme süreçlerine olumlu yansımaktadır.
iii. Bazı askerlerin katıldığı meslek edindirme kursları sayesinde kişileri sivil yaşama hazırlamaktadır.
iv. Doğru kadrolarda etkin çalıştırıldıkları durumda vatandaşların yurt sevgileri ve toplumsal değerlere adanmışlıkları yükselmektedir.
v. Ordu ile toplum arasındaki yabancılaşma ve kopukluğu bir dereceye kadar önlemekte, ordunun dışa tamamen kapalı bir organizasyona dönüşmesini engellemektedir.
Mevcut zorunlu askerlik uygulamasının olumsuz yönleri:
i. Sistem kişileri hiçbir maddi karşılık ödemeksizin 15 ay silâhaltında tutmaktadır.
ii. Devlet bu süreçte, bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin bakımını üstlenmediği gibi (müracaata bağlı bazı dolaylı tedbirler tanımlanmakla birlikte), yeni Sosyal Sigortalar kanunu düzenlemesine kadar ailelere sağlık güvencesi de sağlamamıştır.
iii. Askere alınan kişilerin çalışmasına ve gelirine bağımlı aileleri için askerlik ekonomik ve psikolojik bir yıkıma dönüşebilmektedir.
iv. İşveren konumunda olan veya kariyer hedefleri olan insanlar için askerlik süreci önemli kayıplara sebep olabilmektedir.
v. Ekonomiye katma değeri fazla olan kişilerin eşit şartlarda askere alınması nedeniyle, milli ekonomi kayba uğramaktadır.
vi. İnsanlar uğurlama törenleri ile askere gönderilse de çoğunluğu gönülsüz ve isteksiz olarak hizmet etmektedir.
2 Kasım 2011 Çarşamba
BİRİMİZ ÜŞÜYOR SA HEPİMİZ ÜŞÜMELİYİZ.....
Onlar, o hiçbir şeyden yapılmamış adamlar,
Üşümüş, yorgun ve bütün gün adres soranlar… (Edip Cansever)
Yoksulların en korktuğu mevsimdir kış. Sevmemek değil, korkmak… Yoksa ipince yağan yağmurlar sevilmez mi hiç? Yoksullar da sever elbet kış aylarını ama işte korku başka bir şeydir. Kara kışa ağız dolusu sövgü vardır, şu soğuklar bir bitse, cemre düşse, bahar bir görünse… Zira ayaz gözkapaklarını dondurur, zalim rüzgâr kemiklerini kırar insanın. Oracıkta bekleyen türlü hastalıklar vardır: Böbrekler üşür, ciğerler üşür, bakışlar dahi üşür. Üşümek, hep üşümek, giderek daha fazla üşümektir yazgısı yoksulların. Üstelik dünya da kapamıştır gözlerini yoksullara. Kalpler kırılmamak üzere buz tutmuştur. Ve ölüler insanlar sessiz sedasız, ağıtsız ve matemsiz. Yetersiz beslenmeden, çok üşümekten, yorgunluktan ama en çok da çaresizlikten, umutsuzluktan… Ölümün en kötüsüdür bu, Ahmed Arif’in ifadesiyle “fukaranın ölümü”.
Yoksul insanlar nerede ölürler? Derme çatma evlerinde... Ama bir de “evsizler” vardır. Yani iki göz odası olmayanlar… Tekmil sokaklardır bu insanların evleri. Bu dünyada başlarını koyacakları bir evleri olmamıştır. Yoksulluktan da öte “sefalettir” bu. Kışın çırılçıplak şiddeti, en fazla evsizleri vurur. Tüm kapılar kapalıdır, camilerinki bile. Türkiye’de yaklaşık 70 bin “evsiz” insan var. Devletin, sermayenin ve toplumun her gün bir sel gibi yanından akıp geçtiği ama bir türlü farkına varmadığı 70 bin insan... Kimsenin görmediği bu insanların çoğu donarak ölüyor. Büyük ve yüksek güvenlikli siteler inşa ediliyor, boyuna kalkınıyoruz inşaat sektöründe ama memleketin evsizlerine küçücük de olsa bir yer tahsis etmek kimsenin aklına gelmiyor maalesef.
Neyse ki, “merhamet” duygusu aşınmamış olanlar var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




