2 Nisan 2013 Salı

İNSANIN HALLERİ


Bazen içi boşalır gibi olur insanın, sanki bir vakumla çekerler nefesini, derin derin soluklanır.

Bazen büyük bir ciddiyetle yaşadığı hayatta ne kadar ufak bir noktacık olduğunu hatırlar insan, bacaklarını karnına çekip korumak ister kendini.
.
Bazen durur da bir geriye bakar insan, tüm yaşananların, tüm yapılanların, tüm sevilenlerin, tüm söylenenlerin nereye gittiğini düşünür.

Bazen yürüdüğü yollar anlamsızlaşır insanın, nereden geldiğini, nereye gittiğini şaşırır. Tüm yollar bir boşluktan gelir, koskoca bir boşluğa gider sanki, midesinin üzerinde bir yerlere düğümler atılır.

Düşünür insan. Sorgular, hesaplaşır, sayfalar açar, sayfalar kapatır, bedeller öder, fedakarlıklar yapar, sorumluluklar üstlenir, gider, gelir, susar, söyler, kaydeder, siler, unutur, hatırlar.

Erdemlidir... Tevazu gösterir... Kendini bilir... Haddini bilir... Kendini çok da fazla büyütmemesi gerektiğinin farkındadır... Bu dünyanın hiç kimseye kalmadığını unutmadan yaşar... Yaşadıklarını, sahip olduklarını fazla abartmaz... Her şeyin gelir geçer olduğunu ayrımsar...Kendisini dünyanın merkezinde zannetmez... Dünya üzerinde hakka sahip tek canlının kendi türü olduğunu düşünmez... Koltuklara, unvanlara, daha daha yukarıdaki dallara tutunmaya çalışmaz...Soluğu her kesildiğinde, her kendisini ufacık hissettiğinde, her boşluğa düştüğünde bir yerlere imza atması gerektiğini fark eder. Birilerinin elinden tutması gerektiğini, yüreğinden bir şeyler koyması, emek harcaması gerektiğini, ardından izler serpiştirmesi gerektiğini bilir. Ama küçük ama büyük izler bırakmaya gayret eder, bu koca dünyada. Küçüldükçe büyür. Paylaştıkça çoğalır.

Erdem yoksunudur... Unutuşun o kalın örtüsünü serer yaşadıklarının üzerine... Kendini de haddini de bilmez... Yaptığı en ufak şeyi bile insanların gözünün içine sokmaya çalışır... Sanki dünyaya kazık çakacak gibi yaşar... Gülmesi, konuşması, lüksü görgüsüzce abartılıdır... Hep orada kalacağını, hep o koltuğa sahip olacağını, hep etrafının o adamlarla dolu olacağını düşünür... Bir yerlere imza atması gerektiğini fark eder... Birilerinin ayağını kaydırmaya, birilerinin eteğinden çekmeye, birilerinin üstüne basmaya çalışır. Ama büyük ama küçük bir şeyler götürmeye çalışır bu hayattan. Büyüdükçe küçülür. Çoğaldıkça azalır.
.
Bazen soluğu kesilir insanın, bazen köşeye çekilir, bazen içi boşalır... O zaman durur ve izler. Hayatı 'olmaya' çalışarak yaşayanlara bakar. Bitmeyen bir yolculuk gibi görenlere, başı semaya dönük nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu bilerek salına salına dönenlere bakar, paylaştıkça çoğalanlara, emek harcadıkça hayattan kazananlara bakar insan. Bazen dinler insan, o güzel tevazu sözlerini, o unutmamanın, hatırlamanın, var olmanın, var olmaya çalışmanın, 'oldum' dememenin, "bu dünya Sultan Süleyman'a bile kalmadı" diyenlerin, bunu bilenlerin ama gerçekten bilenlerin söylediklerini.
.
Bazen durur da izler insan, gelip geçiciliğe direnmeye çalışanların çabaları, söylenenler, görülenler, yapılanlar damla damla düşer de yıkar, temizler insanın ruhunu.
.
Bazen içi umutla ve sevinçle dolar insanın, sanki bahar havasını, fulyaların kokusunu çeker içine.
.
Bazen ufacık noktaları birleştirerek ortaya çıkardığı o güzel resimlerin olduğu oyunları hatırlar. Kocaman bir adım atmak ister, diğerine doğru.
.
Bazen durur da bir geriye bakar insan, tüm yaşananların, tüm yapılanların, tüm sevilenlerin, tüm söylenenlerin nasıl da bir yaşamı inşa ettiğini fark eder ve teşekkür eder yaşadıklarına.
.
Bazen yürüdüğü yollar heyecanlandırır insanı. Yeni yollara girmek, yeni hayatlara başlamak, yeni anlamlar yüklemek umutlar salar yüreğine....

17 Ocak 2013 Perşembe

KÜRT SORUNU İLK DÜĞMESİ YANLIŞ İLİKLENMİŞ GÖMLEK GİBİ...






Ne kadar tekrar edilse az gelir: 

Türkiye’nin en ağır sorunu Kürt meselesidir. Bu sorun on yıllardır Türkiye’yi içten içe yiyor. Maddî ve manevî kaynaklarını tüketiyor. Enerjisini emiyor. Gelecekle ilgili umutlarını tüketiyor.

Askerlik çağında çocuğu bulunan aileleri endişeye sevk ediyor. Gençlerin hayat planlarını altüst ediyor. Vatandaşları birbirine yabancılaştırıyor. Her ülkenin birlik ve dirliğinin temeli olan gönüllü beraberlik arzusunu azaltıyor. Hızla gelişme ve zenginlik yaratma potansiyeline sahip ekonominin ayaklarına pranga gibi asılıyor. İşsizlik, fakirlik, yolsuzluk üretiyor. Sadece bu kadar da değil, ülkeyi uğraştıran başka birçok problemin de tam ortasında oturuyor. Türkiye’nin en vahim insan hakları ihlâllerini doğuruyor. Demokrasinin gelişme sürecinin önünde engel oluşturuyor. Askerî-bürokratik vesayete payanda teşkil ediyor. Irkçı siyasî kültürü besliyor. Kısaca, Kürt sorunu Türkiye’nin her toplumsal problemiyle  bir şekilde ilişkili ve ilintili. Bu yüzden, acilen çözülmesi gerekiyor.Kürt sorunu ilk düğmesi yanlış iliklenmiş gömlek gibi...

26 Aralık 2012 Çarşamba

BU SANAT (çı)LARA NE OLDU?


 Bir ülkede toplumun gelişmesi, demokratikleşmesi, özgürlük ve insan haklarının genişletilmesinde sanatçıların rolü çok büyüktür.
        Gazetelerin bile yalnızca haber başlıklarını okumakla yetinen bir toplumda tanınmış kişilerin ve özellikle de sanatçıların her söylediği söz toplumda geniş yankı bulur.
        Bu nedenle de sanatçıların toplumsal sorumlulukları vardır. Bu sorumlulukları gereği de söyledikleri her söz, tavır ve davranışlarında daha özenli, dikkatli olmak zorundadırlar.
        Son günlerde, özellikle de kendilerini Kemalist, Atatürkçü olarak öne çıkaran, sözüm ona cumhuriyete sahip çıktığını iddia eden kimi sanatçılar, yine o bildiğimiz kibirli, üstenci, ukala tavırlarıyla toplumda gereksiz tartışmalara neden oldular.
        Fazıl Say’ın arabesk dinleyenlere yönelik hakaret ağırlıklı sözlerinin ardından Levent Kırca’nın terbiye sınırlarını aşan, insanların kişilik haklarına saldıran tavır ve sözleri, sanatçı kompleksi dediğimiz konuyu bir kez daha gündeme getirdi.
        Aslında aydın ve sanatçılarda sıkça rastladığımız aşırı özgüvenden kaynaklı yüksek ego ve buna bağlı kompleksleri bir anlamda hoşgörüyle karşılamak mümkün olabilir.
        Ama Levent Kırca gibi uzun yıllar halkın geniş kesimleri tarafından ilgi ve beğeniyle izlenmiş bir sanatçının bu denli sevimsiz, çirkin bir görüntü sergilemesi, sanatçılara karşı toplumda giderek bir antipati ve önyargı oluşmasına da neden olabiliyor.
        Bir insan, hele de sanatla ilgiliyse sürekli kendini yenilemek, değişen ve gelişen koşullara uygun davranabilmek adına kültürel anlamda evrensel kaynaklardan beslenmek zorundadır.
        Aksi halde Levent Kırca örneğinde olduğu gibi anlamsız ve gereksiz polemiklere ucuz malzeme olur, yılların kazandırdığı ün ve itibar bir çırpıda yok olur gider.

        Aslında itibarı sarsılan yalızca sanatçı değildir. O sanatçının kendini kitlelere pazarlamak için kullandığı siyasi argumanlara sarılarak, ona sahip çıkan kişi ve kurumlarda prestij kaybına uğrar.
        Yakın zamanda Altın Portakal festivalinde jüri başkanlığına seçilen Hülya Avşar’ı da kıskanarak yine böylesi gereksiz bir polemik başlatan Levent Kırca, kendini sosyal demokrat, Kemalist göstermeye kalktı diye oyunlarını propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışan CHP örgütlerini de zora soktu.
        Gündem yaratmak adına Kemalist söylemlerle ortaya çıkan, Atatürkçü maskeler takan herkese sahip çıkmak, AK Partiye söven kim olursa onu yandaş kabul edip savunmak, kimseye yarar sağlamayacağı gibi CHP gibi iktidar alternatifi bir partinin bu konularda biraz daha seçici davranması gerekmez mi?
        Levent Kırca, yaptığı çirkin şovla bir gerçeği daha ortaya koymuş oldu. Milliyetçilik, ulusalcılık, Atatürkçülük kimsenin tekelinde değildir. Hele de vatanseverlik öyle Levent Kırca gibilerin değerlendireceği, karar verebileceği değerler hiç değildir.
        Kendi hastalıklı kişiliğini rahatlatmak, sanatının gerisine düşmüş kimliğini yeniden kabul ettirebilmek için her önüne gelene kara çalan, vatan hainliğiyle itham eden biri yalnız kendine değil, çevresine de zarar verir.
        Bir zamanlar yaptığı sosyal içerikli skeç ve oyunlarla gönüllerde yer edinen, bir halk insanı olarak kabul gören Levent Kırca bugün ne yazık ki sefilleri oynuyor.
        Bir sanatçı ancak bu kadar kendisini küçültebilir.
        Eğer değişim ve yenilenmeden yana nasibinizi almıyor, kendinizi sürekli gelişen ve değişen koşullara uyduramıyorsanız, sonunuz Levent Kırca gibi olacaktır.


9 Aralık 2012 Pazar

Özgür birey,özgür Toplum....: ALGILARIMIZ...

Özgür birey,özgür Toplum....: ALGILARIMIZ...: Demokrasi; insan aklının – teokratik sistemleri bir kenara bırakarak konuştuğumuzda – ürettiği en gelişmiş sistemdir. Platon’dan günümüze ...

ALGILARIMIZ...


Demokrasi; insan aklının – teokratik sistemleri bir kenara bırakarak konuştuğumuzda – ürettiği en gelişmiş sistemdir. Platon’dan günümüze kadar tartışılmış, üzerine sözler söylenmiş bu sistem diğer yönetim sistemleriyle kıyaslandığında hep bir adım önde zikredilmiştir. Dünya üzerindeki pratik uygulamaları da göz önüne alarak konuşacak olursak uygulanan sistemlerin arasında homo sapiens için en ideal durumdaki sistemdir demokrasi. Buradaki maksadım demokrasinin diğer sistemlerle kıyasını yaparak olayı ideolojilerin de devreye girdiği bir tartışma düzlemine çekmek değildir.
Demokrasi, yaratılışından özgür olma güdüsüyle gelen insan için yönetimin idealize edilmiş hali olarak karşımıza çıkar ve demokrasinin işlerliği ve işlevselliği bireye sağladığı özgürlüklerin miktarı  ve bireyin – bir çoğu da doğuştan gelen – sahip olduğu özgürlükleri koruyabilme yetisiyle ölçülür. Bu noktadan olaya yaklaşıldığında adına “Devlet” denilen devasa organizasyonun anlamlı olabilmesi için devletin yönettiği bireyin özgürlüğünün güvence altına alınmış olması gerekmektedir.
Soğuk savaştan günümüze olan süreçte genelde dünya, daha özelde ise Avrupa insanının demokrasiyi algılayış biçimi ve demokrasiden olan beklentileri “özgürlük” kavramına olan yaklaşımının değiştiği ölçüde değişmiş bulunmaktadır. Bireyin özgürlüğü algılayış biçimindeki değişim doğal bir sonuç olarak demokrasiden dolaylı olarak da devletten beklentilerin değişmesine sebep olmuştur.
Osmanlı’nın devlet anlayışı içerisinde oldukça önemli bir yere sahip olan “Devlet ebed müddet” kavramı bireyin devlete yaklaşım tarzı içerisinde bir değişime uğramıştır. Osmanlı’da yerleşmiş olan ‘birey devletin bekası için vardır ve devlet mevzu bahis olduğunda bireyin önemi yoktur’ algılayışı günümüzde yerini ‘devlet birey için vardır ve devlet bireyin özgürlüğünü ve gereksinimlerini karşılamak zorundadır’ düşüncesine kısmen bırakmıştır. Tabii ki bu bahsettiğimiz akşamdan sabaha gerçekleşen bir durum değildir. Olması da düşünülemez. Soğuk savaş süresi içerisinde ulus devletler, kendi bekaları için derin yapılanmalara gitme ihtiyacı hissetmişler ve büyük devletlerin birçoğu bu yapılanmaları aktif olarak kullanmışlardır. Devletin devamlılığını sağlamak maksadıyla bu derin yapılanmalar devlete karşı düşman olarak gördükleri her olguyu ortadan kaldırmak için, kanunlar dahi göz ardı edilerek, her türlü aktif eylemi düzenlemekle vazifelendirilmiş bunu da başarıyla yerine getirmişlerdir. Bu noktadan bakıldığında ülkemizde de onca faili meçhul cinayetin gerçekleşmiş olması çok da anlamsız olmasa gerektir.
Gelişen teknoloji, televizyon ve internetin günlük yaşamdaki yerlerini artırmaları, son dönemde de sosyal medyanın etkisiyle bireyin devlete bakışında ciddi bir kırılma gerçekleşmiş, devlet olgusu sahip olduğu kutsallık vasfını yitirmeye başlamıştır. Demokrasilerin daha özgürlükçü bir söylemle işletilmeye çalışılıyor olması birçok Avrupa devleti için geçmişindeki derin yapılanmalarla yüzleşmeyi beraberinde getirmiş ve devlet içerisindeki bu yapılanmalar sancılı süreçlerle tasfiye edilmeye girişilmiştir.
Günümüz algısında artık devletin devamlılığının sağlanması için bireylerin feda edilebileceği düşüncesi yerini devlet, bireyin özgürlüklerini korumak ve kollamak, güvence altına almak için vardır düşüncesi almıştır.
Bizim devletimiz için de gelinen noktada bu derin yapılanmaların tasfiyesi kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza dikilmiştir. Uzunca bir süre devletin başındakiler deve kuşu misali kafalarını kuma gömerek bu tasfiye eyleminden uzak durmayı kendi iktidarlarını korumak için uygun görseler de gün itibariyle artık bu pek de mümkün görünmemektedir. Az evvel de dediğimiz gibi bu sancılı bir süreçtir; devamlılık, inat ve direnme gücü ister. Halkın beklentisinin bu doğrultuda olduğunu da sandıktan çıkan sonuçların gösterdiğini düşünecek olursak devletin başındakilerin de bu direnme gücü ve devamlılık gayretine sahip olduklarına inanmak çok da safdillik olmasa gerektir. Önemli olan bundan sonra yapılacaklardır. Yani devlet ve toplum olarak bu yüzleşmeyi yapmaya ve gereken tasfiyeyi gerçekleştirmeye olan inancımızdır. Hem toplum hem de devleti yönetenler bunu gerçekleştirmeye azmettikleri sürece bu sancılı süreç bir gün gelip bitecek ve devletimizde algılarımızdaki doğal yerine oturacaktır.

25 Eylül 2012 Salı

DEMOKRASİMİZ GELİŞMELİ.....








                 Eşitlikten bahsediyorsak hiçbir akıl bir diğerinden üstün olamaz. Üstünlük iddiasındaki akıl, toplumsal münasebetleri dayatmacı bir yöntemle hal yoluna sokmaya çalışır.
                
                  Siyasete dair konuşma imkânı salt bilgelerin, akil adamların ayrıcalığı değildir.  “büyük kurucularla” “büyük düşünürler” arasında bir adımlık bir mesafe vardır. En şaşmaz doğrulara sahip oldukları iddiasında olan ve bu doğrulara tutunarak herkes adına konuşma şehvetine kapılmış “filozof siyasetçilerin”, insanlığın başına ne türden düşünsel ve pratik belaları musallat ettikleri tarihsel deneyimlerle kayıtlıdır. Dolayısıyla ahkâm keserken iktidarlaşmamak, en güçlünün dümen suyuna kapılmamak işten bile değildir.  akil adamlar sözünün bir tür “aristokratik ihtiyarlar heyetini” çağrıştırması Akıl, akıldan üstündür vecizinin karşısına akıl yaşta değil, baştadır vecizini çıkarmak… 
              
                     Her türden seçkinciliğin ve büyük adamlar söyleminin panzehiri, dün olduğu gibi bugün de demokrasidir. Elbette temsili ve katılımcı demokrasi söylemlerinin ötesinde bir demokrasi…  

25 Ağustos 2012 Cumartesi

DEMOKRASİ


Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi demektir. Demokrasiyi, yönetim sisteminde halkın iradesinin egemen olması ve yönetenlerin halk tarafından denetlenmesi olarak da anlayabiliriz.
Günlük yaşamda demokrasinin anlamı biraz daha genişleyip zenginleşiyor. Örneğin demokrasiye uygun kişilik özelliklerine baktığımızda, demokrat olmanın pek sıradan bir özellik olmadığını görüyoruz.
Halkın, yönetim hakkını kullanıp işleyişi denetleyebilmesi için bireylerin sosyal ve politik konularda duyarlı olmaları gerekiyor. Ancak çevresinde olup bitenlere karşı duyarlı olan insanlar, yönetime katılma ve denetleme konusunda irade ve inisiyatif sahibi olabilirler.
Demokrasi
Demokrat Olmak
Demokrasi, toplu ve katılımlı irade olduğundan işbirliği, konunun önemli kavramlardan birisi olarak yer alır. Bu nedenle bireylerin birbirlerini kabul etme, karşılıklı saygı gösterme ve birlikte çalışabilme özelliklerine sahip olmaları gerekir.
“Ben yaptım oldu” veya “Bilirsem ben bilirim” tarzına sahip jakoben insanları çevrenizde görebilirsiniz. Bu kişiler, asla yanıldıklarını kabul etmezler. Yanıldıkları zaman da “dün, dündür; bugün, bugündür” olur. Demokrat bir birey, öncelikle yanılabileceğini ve bundan ders alıp tutum ve davranışlarını düzeltebileceğini kabul eden bireydir.
Gerçekten demokrat kişilik yapısı, her zaman yeni durumların olabileceğini kabul eden, dolayısıyla yeni gelişmelerle görüş ve düşüncelerine değiştirebileceğini benimseyen özelliktedir. Kimse yanılmaz değildir. Değişimin kendisinin bile değiştiği bir dünyada başka türlü olmak mümkün müdür?
Toplumumuzda en zor anlaşılan kavramlardan birisi de eleştiridir. Eleştiri, kolayca bir karalama kampanyası haline dönüşebilirken, eleştirilen de kritikleri kabul etmekte hayli zorlanır. Demokrat kişilik, hem eleştirilere tahammüllü olmayı hem de eleştirinin dozunu yapılan yanlışı düzeltmek olarak anlamayı zorunlu kılar. Eleştiri, denetlemenin en önemli araçlarından birisidir.
Yukarıda sözünü ettiğim özelliklerin doğal sonuçlarından birisi de demokrat kişinin esnek ve açık düşünceli olmasıdır. Demokrat insan, kendisini başkalarının yerine koyarak onları anlamayı becerebilen kişidir. Bu da bir diğer özellik olan uzlaşmacılığın kapısını aralar. Uzlaşmacılık, biteviye ödün verme anlamına gelmez tabii. Çatışmaları yönetip denetleyerek ortak kararlara varabilmeyi hedefler.
Benim demokrat bir insanda arayacağım diğer iki özellik saygı ve hoşgörüdür. Bu iki özelliği yeterince geliştirmemiş bir insanın uzlaşmacı olması da mümkün değildir zaten.
İnsanlar güven duydukları kişilerle işbirliği ve katılım içinde olurlar. Bireylerin sorumluluklarının farkında olduklarını birbirlerine hissettirmeleri ve karşılıklı bir güven ortamı sağlamaları demokrasinin işlerliği için kaçınılmazdır.
Bu ölçütleri kullanarak kim demokrat, kim değil; onun sınaması da size kalıyor. Kolay gelsin…